Değerli Okurlar, bir devlet memuru gerçekten hangi kurallarla yönetiliyor ? Kanun metninde yazan hükümlerle mi, yoksa kurum kültürünün görünmeyen ve bilinmeyen sınırlarıyla mı?
Sabah 08.00’de hastanenin ilgili biriminde nöbet teslimi yapılırken herkes görevini biliyor olabilir, ama herkes haklarını tam olarak biliyor mudur burası tartışmaya açık. Duvarlarda yönetmelikler asılı, ellerimizde boylarca broşür üstünde yazılı mevzuatlar,.. fakat sahada işleyen düzen çoğu zaman kanun metninden farklı bir ritimle ilerleyebilmektedir.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu net, koruyucu bir çerçeve sunarken; uygulamada aynı netliği her zaman görmek mümkün mü? Diye size sorarak başlayayım…
Bu yazımızda tabi ki tüm kanun maddelerini size sıralamayacağım. Henüz mesleğe başlamayan sağlık alanındaki öğrenciler için, hali hazırda bu sektörde emek veren çalışanlar için, ve tüm memurlar adına sahadaki gözlemlerimle bu konudaki notlarımı aktarmanın sizler açısından daha işlevsel olacağını düşünüyorum. Kanunlar ; sistemin verimli işlemesi, ihtilafların önlenmesi, bireylerin haklarının korunması için var olan en güçlü enstrümanlardır. Kanun bilmemek ayıp değil aksine öğrenmemek ayıptır.
Mesleğe başladığım ilk günden bu yana, farkında olmadığım bilmediğim birçok sorumluluğumun olduğunu öğrendim. Zaman içerisinde kanunları, yönetmelikleri araştırdım ve aslında sahada bize öğretilmeyen birçok hakkımızın olduğunu gördüm.
AMİRLERİN YETKİSİ SINIRSIZ DEĞİLDİR, ŞİKAYET ETME HAKKINIZ VAR!
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 21. maddesi, devlet memuruna yalnızca görev ve sorumluluk yükleyen bir düzenleme değildir; aynı zamanda hak tanıyan bir güvence metnidir. Bu maddeye göre memur, kurumuyla ilgili resmi ve şahsi işlerinde müracaat edebilir, kendisine uygulanan idari işlem ve eylemlere karşı şikâyet yoluna başvurabilir ve gerektiğinde dava açabilir.
Kağıt üzerinde bakıldığında son derece açık ve koruyucu görünen bu hakların, sahadaki uygulamada her zaman aynı cesaretle kullanılamadığı ise ayrı bir gerçektir. Zira kamu hizmetinin hiyerarşik yapısı içinde, “silsile yolu” ile hak aramak çoğu zaman yalnızca hukuki bir prosedür değil, aynı zamanda kurumsal dengeleri gözetmeyi gerektiren hassas bir süreç haline gelmektedir. İşte 21. madde tam da bu noktada önem kazanır: Devlet memurunu suskun bir uygulayıcı değil, gerektiğinde idareye karşı hukuki başvuru yollarını kullanabilecek bir hak savunucusu olarak tanımlar.
Hastane ortamında yazılı başvuru yapan, hakkını bilen ve uygulayan bir memurun kimi idarelerce ‘fazla sorgulayan’ yahut ‘usulü fazla bilen’ biri olarak etiketlenebildiği görülür. Memurların yardım ve çözüm taleplerini sözlü ilettiğinde yüzüne dahi bakılmayan, görüşmeye gittiğinde ast-üst tabakası üzerinden konuşulan bir çalışan , aynı talepleri yazılı dilekçe ile sunduğunda bir anda ciddiye alınır. Zira yazı kayıt altına girer, kayıt sorumluluk doğurur. Bu nedenle idareler genel anlamda yazılı başvurulara hassastır , üstü kapalı direnç gösterir, süreci ağırdan alır yahut çalışanı yıldırma eğilimi geliştirebilir. Elbette her sorunu yazılı başvurmak ve durumu dilekçeye dökmek çözüm değildir ; kurum içi iletişim kanalları işletilmelidir. Lakin sözlü taleplerin karşılıksız kaldığı, görüşmelerin sonuçsuz bittiği ortamlarda yazılı başvuru, memurun hak arama mekanizmasını görünür kılan yegane araç haline gelir. İşte tam bu noktada 21.madde yalnızca bir kanun hükmü değil, sahada çalışan için denge unsuru ve hak arama yolu olur. İdarelerin iletişim şeklinin dar , anlayıştan yoksun ve baskıcı olduğu durumlarda sözlü iletişimin işlevsiz olacağı kanaatindeyiz, o durumlarda anayasal bir hak olan dilekçe verme hakkınızı dilediğiniz şekilde kullanmalısınız. Unutmayın söz uçar, yazı kalır. Yazmadıysanız, hukuken yapmadınız, bildirmediniz demektir.
YILLIK İZİN BİR HAKTIR,AYRICALIK DEĞİL
Yine kanunun 23.maddesi kısa ve nettir: ‘Devlet memurları, bu kanunda gösterilen süre ve şartlarla izin hakkına sahiptirler.’ Dikkat edelim burada izin bir lütuf değil, bir haktır. Lakin sahada kimi zaman izin talebi, sanki keyfi bir ayrıcalıkmış gibi değerlendirilebilmektedir.
‘Şu an veremem, olmaz’ , ‘Üst üste izine çıkamazsınız izin vermem’ , ‘ben uygun görmüyorum’ gibi ifadeler hukuki gerekçeden ziyade kişisel takdir alanını genişleten cümlelere dönüşmektedir. Oysa kamu yönetiminde takdir yetkisi sınırsız değildir, keyfilik ile takdir arasındaki çizgi hukuken belirgindir.
Bazı durumlarda ilgili idarecilerin kendileri istedikleri zaman izni ayrılabilirken, aynı esneklik ast konumdaki personele tanınmayabiliyor. Mesele yalnızca izin değil esasında, eşitlik ve objektif kriterlerin gözetilip gözetilmediğidir. Elbette idareciler ve uygulayıcılar arasında görev farklılıkları olsa da gerekçesiz ve mesnetsiz her talep reddine karşın yapılan hak arama çalışmaları yadırganmamalıdır. İzin planlamaları, hizmetin aksamaması kaydıyla yapılır; zira kamu hizmeti süreklidir. Süreklilik arz eder. ‘İzin vermek istemiyorum’ şeklindeki soyut bir yaklaşım hukuki gerekçe değildir. Bir talep reddedilecekse, bunun somut bir hizmet ihtiyacına dayanması gerekir.
Her uyuşmazlıkta ivedilikle yazılı başvuruya yönelmek doğru olmayabilir, kurum içi iletişim, karşılıklı makul çözüm arayışı öncelik olmalıdır. Ancak taleplerin sürekli ve gerekçesiz biçimde geri çevrildiği durumlarda, sürecin yazılı hale getirilmesi hem şeffaflık sağlar hem de sorumluluğu belirginleştirir. Çünkü izin, memurun kişisel konforuna yönelik bir ayrıcalık değil kanunla tanınmış bir çalışma hakkının karşılığıdır, dinlenme hakkının yasal parçasıdır.
Garaz ve Mücerret Hakaret Suretiyle Yapılan İsnatlara Karşı Memurun Hukuki Korunması (657 m.25)
Bu başlığı sahada düşünelim: Bir hemşire hakkında “hastaya bilerek zarar verdi”, “malzemeyi eksik saydı”, “görevini kötüye kullandı” gibi kin,husumet, garaz içeren ve uydurma ağır bir isnat yapılıyor. İhbar yapılıyor, soruşturma açılıyor, kişi aylarca zan altında kalıyor. Lakin yürütülen soruşturma sonunda iddiaların uydurma olduğu ortaya çıkıyor. İşte tam burada kanunun 25. maddesi devreye girer. Eğer isnat, mücerret hakaret yahut uydurma suç isnadı suretiyle yapılmışsa ve hukuki süreç sonunda sabit olmadığı anlaşılmışsa, idare artık yalnızca “dosya kapandı” demekle yetinemez. Merkezde en büyük amir, illerde vali, isnatta bulunan kişi hakkında kamu davası açılmasını Cumhuriyet Savcılığından istemekle yükümlüdür.
Bu düzenleme önemli bir mesaj içerir: Kamu görevlisi hakkında yapılan her şikayet masum değildir. Şikayet hakkı vardır; lakin iftira hakkı yoktur. Kurum içinde kişisel husumetle, rekabetle yahut yıldırma amacıyla yapılan asılsız ihbarların yaptırımsız kalması, kamu düzenini zedeler. Zira bir hemşire hakkında ortaya atılan uydurma bir suç, yalnızca o kişinin mesleki itibarını değil, hizmet verdiği kurumun güvenilirliğini de gölgeler. 25. madde, memurun itibarını koruyan hukuki bir kalkan niteliğindedir; sahada ise çoğu zaman bu kalkanın varlığı dahi bilinmemektedir. Bende böyle bir iftira olayına meslek hayatımda şahit olmadım ancak kanunun ilgili maddesini bilmek olası mesnetsiz bir iftira karşısında karşılığının ilgili üst hadlerce gösterileceği ve durumun memur lehine sonuçlanabileceği açıktır.
GREV YASAĞI İLE SENDİKAL ÖZGÜRLÜK ARASINDA : KAMU HİZMETİNİN SÜREKLİLİĞİ Mİ, ÖRGÜTLENME HAKKI MI ?
Sendikalar zaman zaman toplu iş bırakma eylemleri yapabilmektedir. Kimi zaman haberlere konu olan , idarelerin eyleme katılan memurlar hakkında disiplin soruşturması başlattığı hatta ağır disiplin yaptırımları yaptığı olmaktadır. Bu konuyla ilgili çelişkili gibi görünen ancak kar-zarar-denge-normlar hiyerarşisi unsurlarının çıktığı bir tablo görülmektedir. Yazımızda ilgili kanun üzerinde inceleme yaptığımız için görüyoruz ki ; Toplu eylem ve hareketlerde bulunma yasağı:
Madde 26 – (Değişik: 12/5/1982 – 2670/10 md.)
(Mülga birinci fıkra: 13/2/2011 – 6111/117 md.)
Devlet memurlarının kamu hizmetlerini aksatacak şekilde memurluktan kasıtlı olarak birlikte çekilmeleri veya görevlerine gelmemeleri veya görevlerine gelipte Devlet hizmetlerinin ve işlerinin yavaşlatılması veya aksatılması sonucunu doğuracak eylem ve hareketlerde bulunmaları yasaktır.
Grev yasağı: Madde 27 – Devlet memurlarının greve karar vermeleri, grev tertiplemeleri, ilan etmeleri, bu yolda propaganda yapmaları yasaktır. Devlet memurları, harhangi bir greve veya grev teşebbüsüne katılamaz, grevi destekleyemez veya teşvik edemezler.
İlgili maddeler memurların zihninde soru işaretleri bırakmakta, çoğu zaman üyesi oldukları sendikaların toplu iş bırakma eylemlerine katılmaktan imtina ettikleri görülmektedir.
Savunma hakkı tanınmadan tesis edilen idari işlemler, hukuki denetim karşısında çoğu zaman ayakta kalamamaktadır. Dolayısıyla hızlı reflekslerle normlar hiyerarşisi ve ilgili usûllerin gözetilmeden tesis edilen idari ve disiplin işlemleri yargı önünde artık sürdürülebilir olmadığı açıktır.
Toplu Eylem Yasağı ile Sendikal Hak Arasındaki Gerilim
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 26 ve 27. maddeleri, devlet memurlarının kamu hizmetini aksatacak şekilde toplu eylemde bulunmalarını ve greve katılmalarını açıkça yasaklamaktadır.
Kanun lafzı itibarıyla değerlendirildiğinde, memurların görevlerini birlikte terk etmeleri ya da hizmeti yavaşlatma sonucunu doğuracak eylemler gerçekleştirmeleri disiplin yaptırımı doğurabilecek niteliktedir. Ancak uygulamada tablo bu kadar yalın değildir. Zira Anayasa’nın 51. maddesi sendika kurma ve sendikal faaliyette bulunma hakkını güvence altına almakta; 90. maddesi ise usulüne uygun yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeleri kanunların üzerinde konumlandırmaktadır.(normlar hiyerarşisi). Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi ile ILO sözleşmeleri, örgütlenme özgürlüğünü korumaktadır. Nitekim yargı kararlarında, sendikal faaliyet kapsamında ve orantılı biçimde gerçekleştirilen sınırlı süreli iş bırakma eylemlerinin doğrudan ağır disiplin yaptırımı gerektirmeyeceği yönünde değerlendirmeler yapılmıştır.
Bu noktada ortaya çıkan tablo, normatif düzenleme ile uygulama arasında belirgin bir gerilim bulunduğunu göstermektedir. Kanun metni grevi ve toplu eylemi yasaklamakta ancak anayasal ve uluslararası güvenceler, sendikal faaliyet alanını tamamen ortadan kaldırmamaktadır. Hal böyleyken, kamu hizmetinin sürekliliği ile çalışanların örgütlenme hakkı arasında hassas bir denge kurulması gerekmektedir.
Kamu hizmetini tamamen felce uğratmayan, acil hizmetlerin sürdürüldüğü ve orantılı nitelik taşıyan eylemler ile hizmeti sabote etmeye yönelik davranışların aynıı kategoride değerlendirilmesi hukuken isabetli değildir.
MEMURLARIN EK GELİR ELDE ETMESİ VE KANUNDAKİ YERİ
657 sayılı Kanun’un 28. maddesi memurun tacir yahut esnaf sayılmasını gerektirecek bir faaliyette bulunamayacağını açıkça düzenler. Ama sahada sıkça sorulan soru şudur: Her gelir elde eden memur ticaret mi yapmış olur? Sosyal medya üzerinden içerik üreten, kitabından telif alan ya da fikri, emeği karşılığında gelir elde eden bir kamu görevlisi doğrudan “tacir” midir? Kanaatimce burada hukuki ayrım iyi yapılmalıdır. Ticari işletme kurmak, süreklilik arz eden kazanç amacıyla organizasyon yürütmek başka; fikrii üretimden doğan telif geliri elde etmek yahut kişisel içerik üretimi üzerinden sınırlı kazanç sağlamak başkadır. Normun amacı kamu hizmetinin tarafsızlığını ve sürekliliğini korumaktır; memurun her türlü gelirini kategorik olarak yasaklamak değildir. Lakin iş başka bir boyuta geçip düzenli, örgütlü ve işletme niteliği taşıyan bir faaliyet halini alıyorsa, o noktada 28. madde devreye girer. Öte yandan sahada zaman zaman memurların başka işlerde fiilen çalıştığı, gelirini elden aldığı yahut kayda geçirmediği örnekler de görülmektedir. Bu durum ise yalnızca 657 açısından değil, vergi ve disiplin hukuku bakımından da risk taşır. Gri alan tam burada başlar: Gelirin kaynağı değil, faaliyetin niteliği belirleyicidir. Bu tür konularda, girişimlere geçmeden evvel bir avukattan hukuki danışmanlık almanızı şiddetle tavsiye ederim.
SAĞLIKÇILARA HEDİYE GELEN BAKLAVA TEPSİSİ Mİ, ÇIKAR İLİŞKİSİ Mİ? KAMU GÖREVLİSİNİN HEDİYE SINAVI …
657 sayılı Kanun’un 29. maddesi, memurun hediye istemesini ve görevle bağlantılı olarak menfaat sağlamasını açıkça yasaklar. Burada yasaklanan şey bir baklava tepsisi değil kamu görevinin tarafsızlığını zedeleyecek bir çıkar ilişkisidir. Serviste, ameliyatı iyi geçen hastanın “Allah razı olsun” diyerek getirdiği sembolik bir ikram ile, belli bir işlemi hızlandırmak, öncelik sağlamak yahut ayrıcalık elde etmek amacıyla verilen bir hediye aynı kategoride değildir. Mesele yalnızca hediyenin maddi değeri değil bağlamıdır. Küçük bir kolye dahi, eğer görevle bağlantılı bir beklenti içeriyorsa, artık masum bir jest olmaktan çıkar. Kamu görevlisinin ölçüsü şudur: Bu hediye alınırken bir borç duygusu oluşuyor mu, tarafsızlık zedeleniyor mu? Normun amacı memuru sosyal hayattan koparmak değil; kamu hizmetinin güvenilirliğini korumaktır. Günlük hayatta sembolik nitelikteki ikramlar ile menfaat ilişkisi doğuran hediyeler arasındaki çizgi ince olabilir fakat o çizgi, görev bilinci ve etik ilkeler ile belirlenir.
657’nin satır aralarında yalnızca yasaklar değil, haklar ve denge arayışı da vardır. Kanun metni ile sahada uygulananlar arasındaki mesafe ise çoğu zaman tartışılmaya değerdir.
Bu yazıda birkaç başlığa temas ettim, zira kamu personelinin sorumluluğu yalnızca görev tanımından ibaret değildir. Bir sonraki yazıda, kanunun dikkat çekici diğer hükümlerini de aynı perspektifle devam yazısı olarak ele almaya devam edeceğim.
