Hemşirelik öğrencileri lisans eğitimlerini tamamladıktan sonra kamuya atanmak ya da özel sektörde çalışmak gibi iki temel seçenekle meslek hayatına başlar. Ancak çalışma alanı ne olursa olsun, Türkiye’de hastane yönetimlerinde yerleşmiş bir algı dikkat çekmektedir: “Hemşire her yerde çalışır.”
Bu yaklaşım, ilk bakışta pratik ve esnek bir insan kaynağı yönetimi modeli gibi görünse de, uzun vadede mesleki gelişimi ve hasta güvenliğini zedeleyen bir anlayışı beslemektedir. Çünkü hemşirelik, tek tip bir uygulama alanı değil her biri kendine özgü bilgi, beceri ve deneyim gerektiren birçok alt uzmanlık alanından oluşan bir disiplindir.
Nitekim mevzuat da bunu kabul etmektedir. Hemşirelik Yönetmeliği’nin üçüncü bölüm, sekizinci maddesinde “yetki belgesine sahip hemşireler” tanımlanmakta ve hemşirelik mesleği ile ilgili özellik arz eden birim ve alanlarda yetki belgesine sahip hemşirelerin bu alanlara ilişkin bakım hizmetlerinden sorumlu olduğu açıkça ifade edilmektedir. Yani hukuk düzeni, hemşirelikte uzmanlaşmayı tanımakta ve hatta teşvik etmektedir. (Bkz: Hemşirelik Yönetmeliği Resmî Gazete Tarihi: 08.03.2010 Resmî Gazete Sayısı: 27515)

Ancak uygulamada tablo farklıdır. Kliniklerde personel eksikliği yaşandığında, uzmanlık bilgisi gerektiren birimlerden dahi hemşire çekilebilmekte; “nasıl olsa hemşire her yerde çalışır” anlayışı devreye girmektedir. Bu durum, bir dili akıcı konuşan bir kişinin başka bir dili de aynı rahatlıkla konuşabileceği varsayımına benzemektedir.(Fransızcayı konuşuyorsan Türkçeyi de rahat konuşursun gibi bir yaklaşım) Oysa her dilin kendine özgü grameri, yapısı ve incelikleri vardır. Hemşirelik alanları da böyledir.
Örneğin ameliyathanede yıllarca genel cerrahi alanında çalışan bir hemşirenin, aniden mikro cerrahi gerektiren bir göz kliniğine kaydırılması, yalnızca bir görev değişikliği değildir; farklı bir uzmanlık alanına geçiştir. Her cerrahi branşın kendine özgü malzemesi, sterilizasyon süreçleri, operasyon akışı ve risk yönetimi dinamikleri bulunmaktadır. Motor beceri tek başına yeterli değildir; alan bilgisi, refleks geliştirilmiş deneyim ve klinik hafıza belirleyicidir. Aksi halde malpraktis riski artar ve bunun bedeli çoğu zaman sahadaki sağlık çalışanlarına yüklenir.
Elbette nöbet şartlarında hemşirelerin her vakayı-hastayı , karşılayabilecek asgari donanıma sahip olduğu varsayılabilir. Ancak mesai düzeninde, planlı çalışma sisteminde, hemşirenin uzmanlaştığı alanda görev yapması hasta güvenliği açısından daha rasyonel bir tercihtir.
Bu noktada yapısal düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır. Örneğin belirli bir klinikte en az iki yıl kesintisiz çalışan hemşirelerin “kıdemli” veya “uzman” statüsünde değerlendirilmesi ve esas olarak bu alanda görevlendirilmesi mümkündür. Benzer şekilde örneğin acil serviste uzun süre görev yapan hemşirelerin uzman kadro ile atanması ve rotasyon uygulamalarının keyfi değil, objektif kriterlere dayalı biçimde düzenlenmesi gerekmektedir.
Daha ileri bir adım olarak, hemşirelikte uzmanlık sınavı (örn HUS) ve branş kadrolarının ihdası gündeme alınmalıdır. Nasıl ki tıpta uzmanlık sistemi hekimler için mesleki derinleşmenin temelini oluşturuyorsa, hemşirelikte de alan bazlı uzmanlaşma mesleğin niteliğini ve saygınlığını güçlendirecektir.
Hemşirelik, her yerde çalışabilen “genel görevli” bir meslek değildir. Aksine, her alanı ayrı bir uzmanlık gerektiren, yüksek sorumluluk taşıyan profesyonel bir disiplindir. Sorumluluk artarken uzmanlaşmanın kurumsal güvence altına alınmaması, yalnızca hemşireler açısından değil; sağlık sistemi açısından da yapısal bir risk üretmektedir.
Artık soru şudur:
Branşlaşmayı mevzuatta kabul eden bir sistem, bunu uygulamada neden hayata geçirmemektedir? Bunun yorumunu size bırakıyorum..
AKADEMİ GÜÇLENİRKEN, SAHA NİYE ZAYIFLIYOR?
Hemşirelikte uzmanlaşma tartışmasının bir diğer boyutu ise akademi ile saha arasındaki mesafedir. Son yıllarda hemşirelik alanında lisansüstü programlar, yayın sayıları ve bilimsel çalışmalar artmış olsa da, bu akademik üretimin sahaya yansıma biçimi tartışmaya açıktır.
Mesleki beklentileri karşılanmadığını düşünen ya da yoğun saha koşullarından uzaklaşmak isteyen bazı hemşireler için akademi, bir üretim alanı olmanın yanında bir kaçış alanına da dönüşebilmektedir. Bu durum tek başına sorun değildir; ancak akademik bilgi ile klinik pratiğin birbirinden kopması, mesleğin gelişimi açısından ciddi bir kırılma yaratmaktadır.
Tıp fakültelerinde öğretim üyeleri, bir yandan ders verirken diğer yandan aktif klinik pratiğin içinde yer almaya devam eder. Hasta bakar, ameliyata girer, servis sorumluluğu yürütür. Böylece üretilen bilgi, doğrudan saha deneyimi ile beslenir ve güncellenir. Hemşirelik alanında ise öğretim elemanlarının büyük bir kısmı klinik uygulamadan tamamen uzaklaşmış durumdadır. Bu durum, akademik bilginin sahadaki gerçeklikten kopmasına ve teorik üretimin uygulamaya nüfuz edememesine yol açmaktadır.
Değerli meslektaşlarım, okurlar …Bilim elbette gereklidir; literatür artışı, mesleki görünürlüğü ve kuramsal derinliği güçlendirir. Ancak bilgi, uygulamayla temas etmediğinde canlılığını kaybeder. Amfilerde dolaşan kuramsal çerçevenin, ameliyathanenin steril alanında, acil servisin yoğun temposunda, servisin gerçek yükünde karşılık bulmadığı bir sistemde; akademik üretimin mesleğe katkısı sınırlı kalacaktır.

Sorun bilim değil; bilginin sahaya entegre edilememesidir. Akademi ile uygulama alanları arasında karşılıklı ve sürekli bir etkileşim kurulmadıkça, hemşirelik mesleği teorik olarak güçlenirken pratikte zayıflamaya devam edecektir. Zira güçlü bir meslek, yalnızca yayın sayısıyla değil; üretilen bilginin sahada karşılık bulmasıyla inşa edilir.
Eleştirel yaklaşmamız gereken bir diğer başlık ise şahsıma göre sağlık hukuku literatüründe hemşireliğin yeterince görünür olmamasıdır. Sağlık hukuku anlatılırken çoğu zaman “tıp hukuku” merkezli bir dil kullanılmakta; hekim sorumluluğu detaylı biçimde ele alınırken hemşirelik mesleğinin hukuki konumu arka planda kalmaktadır. Oysa hemşirelik, sağlık sisteminin yardımcı bir unsuru değil; işleyişin temel taşıdır.
Bir ameliyathanede hemşire olmaksızın cerrahi sürecin sağlıklı yürütülmesi düşünülemez. Hekimler tıbbi uzmanlık eğitimi alırlar; ancak cerrahi sürecin akışının, steril düzenin, malzeme kontrolünün ve güvenli cerrahi protokollerinin sürdürülebilirliği hemşirelik bilgisinin ve pratiğinin ürünüdür. Aynı şekilde acil servislerde hemşirelik organizasyonu olmadan hizmetin sürdürülebilirliği ciddi biçimde sekteye uğrar. Bu nedenle hemşireliğin sağlık sistemindeki rolü ikincil değil, tamamlayıcı ve belirleyicidir.
Buna rağmen malpraktis davalarında ve sağlık hukuku tartışmalarında hemşireliğe özgü sorumluluk rejiminin yeterince işlenmemesi dikkat çekicidir. Hemşirelerin hukuki farkındalığının artırılması, mesleki sınırlarının ve yetkilerinin daha net tanımlanması ve bu alanda özgül düzenlemelerin geliştirilmesi gerekmektedir.
Bu noktada yalnızca akademik üretimin artması yeterli değildir. Akademinin sahayla buluşmasını sağlayacak projelerin teşvik edilmesi, Sağlık Bakanlığı’nın uygulama temelli çalışmalar yürütmesi, hemşirelikte alan bazlı uzmanlık sınavı (ÖRNEĞİN HUS benzeri bir sınav) ve kadro sisteminin oluşturulması gibi yapısal adımların atılması önem taşımaktadır. Uzmanlaşmanın kurumsallaşması hem hasta güvenliğini güçlendirecek hem de mesleki motivasyonu artıracaktır.
Ayrıca hemşirelerin ekonomik ve özlük haklarına ilişkin düzenlemeler : ek göstergeler, teşvik ödemeleri ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi yalnızca bireysel refahı artırmakla kalmayacak; nitelikli insan kaynağının sistem içinde kalmasını sağlayarak sağlık hizmetlerinin kalitesine doğrudan katkı sunacaktır. Mesleki saygınlık, hukuki görünürlük ve ekonomik iyileştirme birbirinden bağımsız değildir birbirini besleyen unsurlardır.
Sonuç olarak hemşirelik mesleğinin güçlendirilmesi, yalnızca bir meslek grubunun talebi değil hasta güvenliğinin, sağlık hizmeti kalitesinin ve sistem bütünlüğünün gereğidir değerli okurlar.
Sağlık sisteminin sürdürülebilirliği, hemşireliğin görünür, güçlü ve uzmanlaşmış olduğu ölçüde mümkün olacaktır…
Sağlıkla ve farkındalıkla kalın..
