Sağlık Çalışanlarının Parçalanmış Temsiliyeti Üzerine
Sağlık kurumlarında çalışan personelin en büyük sorunlarından biri, çoğu zaman çalışma koşullarından önce temsil sorunudur. Çünkü temsil edilmeyen bir meslek grubu, eninde sonunda yalnız kalır; yalnız kalan meslek grubu ise zamanla haklarını değil, sadece görevlerini hatırlayan bir topluluğa dönüşür. Bu durum sağlık çalışanları açısından artık izahtan varestedir. Bugün herhangi bir kamu hastanesine girildiğinde aynı meslek grubuna mensup çalışanların farklı farklı sendikalara bölündüğü görülmektedir. Aynı birimde çalışan hemşirelerin dahi farklı sendikalara üye olduğu, hatta bazen aynı birimde beşten fazla sendikanın temsil edildiği bir tablo ile karşılaşmak mümkündür. Bu durum ilk bakışta demokrasi, çoğulculuk, örgütlenme özgürlüğü gibi kavramlarla açıklanabilir. Ancak farzı mahal, bir meslek grubunun bu kadar parçalı bir yapıda olması gerçekten güç mü doğurur, yoksa güçsüzlük mü?
Değerli okurlar, asıl mesele tam da burada başlamaktadır.
Sendikaların varlık amacı, çalışanların ortak ekonomik, sosyal ve özlük haklarını korumak ve geliştirmektir. Bu, yalnızca toplu sözleşme dönemlerinde maaş artışı talep etmekten ibaret değildir. Aynı zamanda çalışma koşullarının iyileştirilmesi, hukuka aykırı uygulamalara karşı durulması, personelin idare karşısında yalnız bırakılmaması ve kurum içinde bir denge mekanizması oluşturulması sendikaların asli fonksiyonları arasındadır. Nitekim sendikalar sadece bir tabela veya üye sayısı yarışından ibaret değildir zira hukuki bir kimliğe sahip tüzel kişiliklerdir ve bu yönleriyle idare karşısında önemli bir muhatap ve denge unsurudurlar.
Unutulmamalıdır ki dilekçe hakkı, Anayasa ile güvence altına alınmış temel bir haktır. Anayasa’nın 74. maddesi gereği vatandaşlar ve kamu görevlileri, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetleri hakkında yetkili makamlara yazı ile başvurma hakkına sahiptir. Bu hak bireysel olarak kullanılabileceği gibi toplu şekilde de kullanılabilir. Toplu dilekçe vermek, idareye karşı birlikte hareket etmek ve ortak talepleri yazılı ve usulüne uygun bir dille yazılmış hale getirmek tamamen hukuka uygun bir yoldur. Bu noktada sendikalar, bireysel dilekçelerin ötesinde kurumsal ve hukuki dilekçe mekanizması oluşturarak çalışanların hak arama sürecini daha sistemli ve güçlü hale getirirler. Çoğu zaman sahada çalışan personel bir hukuki sorunla karşılaştığında avukata ulaşmadan önce sendika temsilcisine ulaşır. Çünkü sendika temsilcisi aynı kurumda çalışan, sahayı bilen, uygulamayı gören ve mevzuatı takip eden kişidir. Bu yönüyle sendika temsilciliği yalnızca bir unvan değil, aynı zamanda kurum içinde hukuki danışmanlık ve denge unsuru görevini de fiilen üstlenen bir pozisyondur.
Ancak gelinen noktada sendikacılığın bu asli fonksiyonundan uzaklaştığı yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Günümüzde sendikaların sayısı hızla artmış, fakat bu artış sendikal gücü artırmak yerine çoğu zaman parçalanmış bir yapı ortaya çıkarmıştır. Aynı meslek grubuna mensup çalışanlar farklı sendikalara bölündükçe ortak hareket kabiliyeti azalmış, idare karşısındaki toplu güç zayıflamıştır. Çok sayıda sendikanın bulunması teorik olarak çeşitlilik gibi görünse de pratikte parçalanmış temsil anlamına gelebilmektedir. Zira her sendikanın ayrı bir politika, ayrı bir söylem ve bazen ayrı bir siyasi yakınlık üzerinden hareket etmesi, meslek temelli sendikacılıktan ziyade aidiyet temelli sendikacılığı doğurmuştur.
HAK ARAMA KÜLTÜRÜ VE BİRLİK OLMA SORUNU…
Hak arama meselesi gündeme geldiğinde maalesef sağlık çalışanlarının, özellikle de hemşirelerin, çoğu zaman birlikte hareket edememesi ise süreci daha da zorlaştırmaktadır. Parçalanmış sendikal yapı yalnızca temsil gücünü zayıflatmakla kalmamakta, aynı zamanda sendikalar arasında bir üye kazanma rekabeti doğurmaktadır. Bu rekabet zamanla hak arama mücadelesinin önüne geçebilmekte, sendikal faaliyetler bir hak mücadelesinden ziyade adeta bir takım yarışına dönüşebilmektedir. Böyle bir ortamda her sendika kendini farklı bir vaat ortaya koymak zorunda hissederken, bu durum kimi zaman seçim dönemlerinde siyasi partilerin vaat yarışını andıran bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Oysa meselenin özü vaat değil, mesleki dayanışma ve ortak hak mücadelesidir. Belki de bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken husus, sendikal yapının bu kadar parçalı olması yerine meslek temelli daha bütüncül bir yapının, örneğin güçlü bir hemşireler odası yapılanmasının, daha etkili bir temsil sağlayıp sağlayamayacağıdır. Tek çatı altında toplanan bir meslek örgütünün, dağınık ve birbirleriyle rekabet eden yapılardan daha güçlü bir ses çıkaracağı izahtan varestedir. Nitekim bir haksızlık karşısında tüm çalışanların birlikte tepki verebilmesi için sendikaların üyelerine yalnızca kazanımlar ve vaatler anlatması değil, aynı zamanda mesleki dayanışma, hak arama yolları ve kolektif sorumluluk bilinci kazandırması gerekir. Reklam yapmadan, abartılı vaatlerde bulunmadan, sahada gerçekten çalışan ve üyelerinin sorunlarıyla ilgilenen sendikalar zaten zamanla kendilerini belli ederler. Çünkü aynı terlikle, aynı formayla, aynı birimlerde çalışan insanların yaşadığı sorunlar da çoğu zaman ortaktır , sorunlar ortak olduğu halde çözümler parçalı kaldığında ise en büyük zararı yine çalışanlar görmektedir.
Bu noktada sendikacılığın bir hak mücadelesi mi yoksa bir aidiyet ve üye sayısı yarışı mı olduğu sorusu ister istemez gündeme gelmektedir kıymetli okurlar. Sendikaların siyasi yapılardan tamamen bağımsız olması gerektiği yönündeki görüşler de tam olarak bu sebeple ortaya çıkmaktadır. Çünkü sendika bir siyasi yapı değildir olması da gerekmezz. Sendika, çalışan ile idare arasında bir denge unsurudur. Sendika, hukuki bir organizasyondur. Sendika, çalışanların kolektif aklıdır. Eğer sendikalar siyasi kimliklerle anılmaya başlanırsa, çalışanlar hak mücadelesi yerine taraf seçmek zorunda kalır ve bu durum mesleki birliği zedeler.
Sağlık çalışanlarının en büyük sorunlarından biri de belki tam olarak budur: Aynı işi yapan, aynı riski alan, aynı ortamda çalışan insanların farklı sendikal kimlikler nedeniyle ortak hareket edememesi. Oysa sağlık hizmeti ekip işidir temsil de ekip işi olmalıdır. Meslek kimliği, sendika kimliğinden önce gelmelidir. Aksi halde sendika sayısı arttıkça güç artmaz aksine güç bölünür.
Ancak burada üzerinde durulması gereken bir başka husus daha bulunmaktadır. Günümüzde sendikal faaliyetler çoğu zaman saha ziyaretleri, tanıtım çalışmaları ve üye sayısını artırmaya yönelik faaliyetler üzerinden yürütülmektedir. Oysa sahada çalışan birçok sağlık çalışanı artık yalnızca sendikanın ne yaptığını anlatan değil, gerçekten çalışan, somut sorunlara çözüm üreten, hukuki destek sağlayan ve gerektiğinde kurum karşısında çalışanı yalnız bırakmayan bir sendikal anlayış görmek istemektedir. Sürekli anlatılan faaliyetler, dağıtılan broşürler ve yapılan ziyaretler bir noktadan sonra çalışanlar açısından karşılık bulmamaktadır. Çünkü çalışan için önemli olan anlatılan değil, yaşanan ve çözülen sorundur. Bu da anlaşılabilir insani bir beklentidir.
Bu noktada bir başka gerçeklik daha ortaya çıkmaktadır: Gerçekten çalışan, siyasetten mümkün olduğunca bağımsız kalmaya çalışan ve emeği önceleyen sendikaların varlığı inkâr edilemez. Ancak bu sendikalar çoğu zaman sayıca fazla olan ve siyasi aidiyet üzerinden büyüyen sendikaların gölgesinde kalmakta, görünürlükleri azalmaktadır. Bu durum dışarıdan bakıldığında tüm sendikaların aynı olduğu yönünde yanlış bir algı oluşmasına sebep olmaktadır. Oysa sahada çalışanlar çok iyi bilmektedir ki sendikalar arasında ciddi bir anlayış ve çalışma farkı bulunmaktadır. Bu nedenle sendika tercihi yapılırken yalnızca üye sayısına veya yetkili olup olmamasına bakmak yerine, üyelerinin bireysel sorunlarıyla ilgilenebilen, dilekçe süreçlerinde destek olan, hukuki danışmanlık sağlayan ve kurum içi dengeyi gözetebilen sendikaların tercih edilmesi daha rasyonel bir yaklaşım olacaktır.
Unutulmaması gereken bir diğer husus ise şudur: Yetkili olmak her zaman etkili olmak anlamına gelmemektedir. Sendikal yetki, sayısal çoğunluk ile elde edilir; ancak etki, sahada yapılan çalışmalar, hukuki bilgi, kurumsal iletişim ve çalışan nezdinde oluşturulan güven ile ortaya çıkar. Bazen küçük görünen bir sendikanın sahada çözdüğü bir sorun, büyük bir sendikanın verdiği onlarca vaatten daha kıymetli olabilmektedir. Çünkü çalışan açısından önemli olan vaat değil, sonuçtur söylem değil, çözümdür.
Bu bağlamda 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun önemi ayrıca vurgulanmalıdır. Söz konusu kanun, kamu görevlilerinin sendika kurma, sendikaya üye olma, sendika temsilciliği, toplu sözleşme hakkı ve sendikal faaliyetlerin yürütülmesi gibi birçok hususu düzenleyerek kamu görevlilerine örgütlenme ve temsil hakkı tanımaktadır. Bu kanun yalnızca sendikaların varlığını değil, aynı zamanda kamu görevlilerinin idare karşısında yalnız olmadığını ve hukuki bir temsil mekanizmasına sahip olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla sendikalar yalnızca sosyal yapılar değil, aynı zamanda hukuki dayanağı olan ve kamu yönetimi içerisinde belirli bir denge unsuru oluşturan yapılardır.
Sendikacılık, yalnızca üye sayısı ile ölçülebilecek bir alan değildir. Gerçek sendikacılık çalışanların bireysel ve kolektif sorunlarıyla ilgilenmek, hukuki süreçlerde destek olmak, mevzuatı takip etmek, kurum içi dengeyi gözetmek ve gerektiğinde çalışan adına idare karşısında yazı yazabilmekle ölçülür. Bu nedenle sendika seçimi yapılırken kalabalığa değil, yapılan işe; vaatlere değil, çözümlere söylemlere değil, icraata bakmak gerekir. Çünkü bazen sayıca çok olmak güç anlamına gelmez gerçek güç, bilgide, hukukta ve sahada çalışan insanın yanında durabilmektedir.
Sonuç olarak sendikaların varlığı yadsınamaz bir gerekliliktir ve hukuk devleti ilkesinin bir parçasıdır. Ancak sendikacılığın amacı üye sayısını artırmak değil, çalışanların haklarını korumak olmalıdır. Sendikalar arasında rekabet olabilir, fakat bu rekabet çalışanları bölerek değil, çalışanlar için daha fazla hukuki destek, daha fazla bilgi, daha fazla çözüm üreterek yapılmalıdır. Gerçek sendikacılık pankart taşımakla değil, mevzuat bilmekle; slogan atmakla değil, dilekçe yazmakla; kalabalık olmakla değil, hukuki dayanak oluşturmakla yapılır.
Belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Sendika sayısının fazla olması mı daha tehlikelidir, yoksa çalışanların temsil edilmediği bir sendikasızlık mı?
Bu sorunun cevabı kolay değildir. Ancak şu bir gerçektir ki birlik olmadan güç, güç olmadan hak, hak olmadan da adalet olmaz.