İlker Coşkun avatarı
İlker Coşkun
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Sendikacılıkta İllüzyon: Hak Savunuculuğu mu, Tribün Fanatizmi mi?

Sendikacılıkta İllüzyon: Hak Savunuculuğu mu, Tribün Fanatizmi mi?

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Günümüz sağlık camiasında sendikacılık, ne yazık ki asli rotasından saparak bir nevi partizanlık sarmalına evrildi. Hak arama mücadelesii, ortak bir akıl ve çözüm arayışından ziyade, aidiyetlerin ve siyasi angajmanların gölgesinde bir tribün fanatizmine dönüşmüş durumda. Oysa sendikal kimlik, bir takım tutma meselesi değil, bir haysiyet ve hukuk mücadelesidir. Sahada boy boy fotoğraflar çekilip show yapan, temsiliyeti sadece görsel bir dekordan ibaret gören figürleri (işini hakkıyla ifa eden liyakatli temsilcileri tenzih ederek) izlerken, asıl sorunların bu gürültüde nasıl boğulduğunu esefle müşahede ediyoruz.

Mesleğimizin en büyük zafiyeti, şüphesiz ki o meşhur handikapımız: Birlik ve beraberlik ruhunun kağıt üzerinde kalması. Mesele serzenişe geldiğinde bülbül kesilenlerin, iş ciddiyete, resmiyete ve eylemselliğe evrildiğinde “civciv”leşmesi hakkını arayan azınlığın sesini cılızlaştırıyor. Unutulmamalıdır ki üye sayısı çok olan yetkili sendikaları asıl çalıştıran, yapılan işlerin takibini yapan o etkili azınlıklardır. Herkes sözlü yolla tartışmayı, sitem etmeyi ve koridorlarda,toplantılarda  dert yanmayı çok seviyor; ancak bizatihi yazılı yolların eylemsel gücünü henüz tam anlamıyla kavramamış bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Örneğin, mesai  şartlarında sistematik olarak mesaiden geç çıkan, fazla mesaisi mahsuplaşılmayan,yahut bilmediği daha önce görmediği bir vakayı karşılamak zorunda bırakılan , yıllarca emek verdiği tırnak içinde uzmanlaştığı birimden haksız nedenlerle uzaklaştırılan  bir meslektaşımızın bu durumu sadece en yakın amirine söylemesi bir temenniden öteye geçemez. Oysa günümüz yönetim sistemleri, sözlü ricaları değil, yazılı kayıtları ciddiye alır. Eylemsel değişimler, dilekçelerin satır aralarında ve resmi yazışmaların gücünde saklıdır. Hak aramak için meydanlarda gürleyenlerin, iş dilekçeye geldiğinde sessizliğe gömülmesi, asıl mağduriyetlerin görünür olmasını engellemektedir.

Bu derin sessizliğin ve civcivleşme halinin altında yatan temel sebep ise idarenin liyakatten uzak, subjektif bir ödül-ceza mekanizmasını kılıç gibi kullanmasıdır. Çoğu meslektaşımız, genel ve objektif bir soruna karşı durduğunda, kişisel ve küçük çıkarlarının (istediği güne boşluk alabilme, daha rahat bir kliniğe verilme veya nöbet listesindeki pozitif ayrımcılıklar gibi) elinden alınacağından korkmaktadır. İdarenin sunduğu bu geçici ve kişiye özel lütuflar, sistemik adaletsizliklere karşı yürütülecek kolektif mücadeleyi felç etmektedir. Daha da acısı bırakın hak aramayı, usulüne uygun bir dilekçenin nasıl kaleme alınacağını, hukuki dayanakların nasıl sıralanacağını dahi bilmeyen, bu konuda rehberlikten yoksun bir kitle haline getirilmiş olmamızdır. Subjektif çıkarların sağladığı o sahte konfor alanı, profesyonel hak arama disiplinini pasifleştirmekte; sorunu sorumlunun yüzüne vuran cesur azınlığı ise, ödül-ceza sisteminin gazabıyla baş başa bırakmaktadır. Oysa bilmeliyiz ki  şahsi ikbal uğruna feda edilen her genel hak, günün sonunda hepimizin altında kalacağı o büyük adaletsizlik enkazına bir tuğla daha eklemektedir.

Artık en yalın haliyle fark etmeliyiz: Başımıza somut bir haksızlık gelmesini beklemek, sıranın bize gelmesine davetiye çıkarmaktır. Bir meslektaşımıza uygulanan o adaletsiz ceza  ya da cezalandırıcı bir rotasyon, aslında sistemin bizim üzerimizde yapacağı bir sonraki denemenin prototipidir. Biz, başkasına yapılan hukuksuzluğa kendi canımız yanmışçasına bir bilinçle refleks gösterdiğimizde, o çarpık sistem kendisine sığınacak hiçbir kuytu köşe, tesis edilecek hiçbir uygun zemin bulamayacaktır. Hak aramak elbette bireysel bir yolculuk gibi görünebilir fakat unutmamalıyız ki, tüm çalışma barışını ilgilendiren bir konudaki sessizlik, yarın aynı karanlıkta kendi sesimizin de yankısız kalması demektir.

Değerli Okurlar;  görüşlerimiz, sendikalarımız, kriterlerimiz ya da hayata bakış açılarımız ne kadar farklı olursa olsun bu farklılıkların yarattığı boşluklar, adaletsiz uygulamaların nefes aldığı oksijen alanlarıdır. Biz o boşlukları doldurmadığımızda, sistem bu dağınıklıktan güç ve yüz bularak hukuksuzluğu bir  yönetim biçimi  haline getirmektedir. Çözüm, sadece salonlarda toplanıp slogan atmak değildir. Çözüm bir haksızlık anında o subjektif konforu  elinin tersiyle itebilmek, usulüne uygun kaleme alınmış bir dilekçenin arkasında birer imza değil, birer irade olarak durabilmektir. Kendi haklarını koruyamayan bir sağlık profesyonelinin, toplumun sağlık hakkını ne denli koruyabileceği ise en büyük paradoksumuzdur. Artık bana dokunmayan yılan’ın aslında hepimizi aynı delikte beklediğini görme vaktidir.

Bu noktada, çözüm üretmek yerine yetki kullanmayı ego tatminiyle karıştıran liyakatsiz idare anlayışına da bir parantez açmak gerekiyor. Örneğin sendikaların usulüne uygun  iş bırakma eylemi ilan ettiği günlerde, asli sorunları çözmek yerine pusuda bekleyip belirli personelleri hedef alarak  fırsattan istifade tutanak yarışına giren bir yönetim refleksi liyakatten ne kadar azade olunduğunun en somut kanıtıdır. Çözülmesi gereken onca yapısal sorun masada beklerken, idari yetkiyi bir paşa kılıcı gibi kuşanıp tutanaklarla gözdağı vermek, artık örtülü mobbinge davetiye çıkarmaktır. Yargıtay ve Danıştay’ın güncel kararları bize şunu söylüyor: Sistematik hale gelen bu tür baskıcı davranışlar iddia edildiğinde, artık ispat yükü idarenin omuzlarındadır. Mahkemeler, gün be gün zorlaşan iş koşullarında personelin uğradığı bu psikolojik tacizi fark etmekte ve idareden eyleminin hukuki ve haklı olduğunu ve gerekçelerle kanıtlamasını beklemektedir. Dolayısıyla, usulüne uygun yapılan bir grev, liyakatsiz ellerde bir disiplin cezası sopasına dönüştürülemez.

Hukuki düzlemde ise durum son derece nettir: 657 sayılı DMK’nın 26. maddesi toplu eylemi yasaklasa da, Türkiye’nin taraf olduğu ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) 87 ve 98 sayılı sözleşmeleri, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca iç hukukun üzerindedir. (Normlar Hiyerarşisi) Yani sendikal kararla yapılan iş bırakma eylemleri, demokratik bir toplumda çalışma koşullarına verilen en meşru tepkidir. Üstelik 4688 sayılı Kanun’un 18. maddesi, sendika temsilcilerinin iş yerlerinin haklı bir sebep olmadıkça değiştirilemeyeceğini hüküm altına alarak temsil gücünü koruma altına almıştır.

Bu hukuki tablo bize şunu açıkça ihtar etmektedir: İdarenin yönetim yetkisi sınırsız bir tahakküm aracı değil, hukukla sınırlandırılmış bir görevdir. Normlar hiyerarşisinin en tepesinde yer alan uluslararası sözleşmeler ve Anayasa hükümleri ortadayken; alt kademe amirlerin kendi subjektif doğrularını kanunların üzerinde görmesi, sadece bir liyakat krizi değil, aynı zamanda bir hukuk ihlalidir. Sendikal kararla gerçekleştirilen demokratik bir tepkiyi ‘disiplin suçu’ parantezine sıkıştırmaya çalışmak, Danıştay’ın yerleşik içtihatlarına ve ‘sendikal özgürlük’ prensibine karşı açılmış beyhude bir savaştır.

Sendikacılığı, sadece kişisel çıkar kapısı veya subjektif konfor alanı devşirme aracı olarak gören zihniyet, hak arama mücadelesindeki en büyük engelimizdir, zira sevmediği sorumlusunu koltuğundan indirmek, keyfi birim değişikliği talep etmek veya liyakatten bağımsız ayrıcalıklar beklemek gibi afaki istekler için sendika kapısını aşındırmak; sendikal bilinci zedelediği gibi gerçek mağduriyetlerin de üzerini örtmektedir. Sendikadan alınan yetkiyi şahsi bir nüfuz alanı olarak kullanmak, en az liyakatsiz bir idarecinin tahakkümü kadar tehlikelidir. Hak aramak, benim çıkarım demek değil, hepimiz için adalet diyebilme erdemidir. Bu anlayışı kavramadan ve sendikal eylemselliği sadece şahsi menfaatler için bir kaldıraç olarak görmekten vazgeçmedikçe, gerçek bir sistemik değişimden söz etmek beyhude bir beklenti olacaktır.

Netice itibarıyla kıymetli okurlar , güvenli ve huzurlu bir çalışma ortamı herkesin müstahak olduğu bir haktır. Hak arayanın önündeki engeller kalkmadıkça, sendikacılık sadece bir etiket olarak kalmaya mahkumdur. Artık civcivleşmeyi  bırakıp, hukukun zırhına bürünerek gerçek bir irade ortaya koyma vaktidir.

Sendikacılıkta İllüzyon: Hak Savunuculuğu mu, Tribün Fanatizmi mi?
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Sağlık Haberi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Şu an sitede
kişi
aktif