Tarih Yüksek Sesleri Sever… Ama Direnci Sessizlik Taşır
Tarih çoğu zaman top seslerini, nutukları ve kahramanlık pozlarını yazar.
Oysa bazı tarihsel anlar vardır ki
en büyük direnci sessizlik taşır.
Çanakkale tam da böyle bir yerdir.
Çanakkale Savaşı denildiğinde akla ilk gelenler bellidir:
siperler, süngüler, destanlaşmış askerî stratejiler…
Peki ya kanı durduran eller?
Peki ya ölümü geciktiren bakışlar?
İşte tam orada, adı çoğu zaman anılmayan biri vardır:
Türk hemşiresi.
Cephe Gerisinde Kurulan İnsanlık Hattı
O günlerde hemşirelik bugünkü gibi “profesyonel bir meslek” olarak tanımlanmıyordu.
Ama gerçekte en ağır profesyonellik onların omzundaydı.
Savaş alanına en yakın sahra hastanelerinde,
çoğu zaman ameliyathane bile denemeyecek çadırlarda,
yaralı askerlerle baş başaydılar.
Ne yeterli anestezi vardı.
Ne steril bir ortam.
Ama eksik olmayan bir şey vardı:
Etik sorumluluk.
Birçoğu Hilal-i Ahmer Cemiyeti çatısı altında görev aldı.
Yalnızca pansuman yapmadılar.
- Moral verdiler.
- Umudu tuttular.
- İnsanlığı ayakta tuttular.
Bugün “travma sonrası stres” dediğimiz kavramın adını bilmeden, onun tam ortasında çalıştılar.
Kimi zaman bir askerin son gördüğü yüz oldular.
Kimi zaman “anne” yerine konuldular.
Kimi zaman yalnızca orada olan biri oldular.
Ama o orada olma hâli, savaşın en hayati parçasıydı.
Bir Yüzüğün İçine Sığan Tanıklık
Savaş bittiğinde bu sessiz emeğin karşılığı gösterişli değildi.
Bir madalya değil.
Bir rütbe değil.
Bir yüzük.
Adına kimi yerde “Harp Yüzüğü”, kimi yerde “Cihadiye” denildi.
Rivayete göre bu yüzükler kesilmiş tüfek namlularından, şarapnel parçalarından, savaş artıklarından yapıldı.
Bir zamanlar öldürmek için kullanılan metal,
bu kez yaşatmaya tanıklık eden bir sembole dönüştürüldü.
Hemşirelere savaş sonunda verildi;
takı olsun diye değil,
hatırlansın diye.
O yüzük aslında hemşireliğin o günkü tanımıydı:
- Görünmeden sorumluluk almak
- Alkış beklemeden yük taşımak
- Gerektiğinde geriye sadece bir sembol bırakmak
Silahın sustuğu yerde başlayan bir tanıklıktı bu.
Safiye Hüseyin Elbi: Sembolün Ardındaki Gerçek
Ve evet, isimleri var.
Ama daha önemlisi temsil ettikleri duruş.
Bu öncü isimlerden biri
Safiye Hüseyin Elbi’dir.
Osmanlı’nın ilk profesyonel Türk hemşiresi kabul edilen Safiye Hüseyin Elbi, Balkan Savaşı’ndan Çanakkale’ye kadar cephe gerisinde aktif görev aldı.
Onun hikâyesi bize şunu gösterir:
Türk hemşiresi cephede yalnızca yardım eden değil,
tarihi taşıyan bir figürdü.
Savaşın erkek işi sayıldığı bir dönemde,
ölümle burun buruna çalışan kadınlardı onlar.
Bugüne Düşen Sorumluluk
Bugün hâlâ hemşirelik zaman zaman “yardımcı meslek” diye küçümsenebiliyorsa, bunun nedeni tarihimizin bu kısmını yeterince hatırlamıyor olmamızdır.
Çanakkale’de hemşire olmasaydı, o destan eksik yazılırdı.
Bu kadar net.
Türk hemşiresi Çanakkale’de yalnızca yaraları sarmadı.
Devletin çökmemesi için bedeniyle set oldu.
Toplumun vicdanını ayakta tuttu.
Belki de bu yüzden bugün sağlık emekçileri en zor anlarda yine sessizce görev yapıyor.
Çünkü bu sadece bir meslek değil.
Bir gelenek.
Bir hafıza.
Bir tarih mirası.
Ve o miras,
bir zamanlar bir yüzüğün içine sığmıştı.
Unutulacak bir dipnot değil,
başlı başına bir başlık olarak.
