İlker Coşkun avatarı
İlker Coşkun
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Ameliyathaneden Adliyeye Uzanan Yol (Yazı Serisi – 4)

Ameliyathaneden Adliyeye Uzanan Yol (Yazı Serisi – 4)

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

AMELİYATHANE VE CERRAHİ EKİBİN HUKUKİ SORUMLULUĞU ÜZERİNE

(Gerçek olaylardan esinlenilmiş olup kurgudur, hiçbir kamu kurumu ve çalışanı hedef alınmamıştır)

Göz ameliyatlarında çalışan Yurdanur, eksik personel nedeniyle tam gün ameliyatçı hemşire olarak çalışmaktadır; yanında sirküle hemşire yoktur ve yalnızca 20 dakikalık yemek arası verebilmesi için başka bir klinikten destek hemşire görevlendirilmiştir, ancak Yurdanur başına geleceklerden habersizdir. Hasta, faco olarak adlandırılan katarakt ameliyatı için gelmiş, Yurdanur hızlıca barkodları kayıt dosyasına yapıştırıp ameliyata girmiştir; vakalar yoğun ve hızlı ilerlediği için, mevcut hiyerarşik baskı ve kapıda bekleyen hasta yoğunluğu nedeniyle gerekli kontrollerini yapamaz, hastayı teyit edemez hale getirilmiştir. Günün sonlarına doğru gelen bu hastanın dosyasında aydınlatılmış onam formunun aslında boş olduğu fark edilmemiştir; lokal anestezi ile başlayan ameliyatta hasta acı duymakta ve “Ben hani narkoz alacaktım, hani hissetmeyecektim?” diyerek salonu adeta ayağa kaldırmaktadır. O anki hengamede aletlerin sterilliği dahi şüpheli hale gelmiş, bir şekilde anesteziden acil yardım istenmiş ve hastaya en azından sedasyon uygulanmıştır.

Ameliyat zorlu geçse de tamamlanmış, göz içine lens (IOL) yerleştirilmiş ve süreç bitirilmiştir. Nöbet ekibi salonları dolaşmaya başladığında Yurdanur artık yorgunluktan odağını kaybetmiş, bitkin düşmüştür; günü kurtardığını düşünürken, birkaç gün sonra hastada endoftalmi (göz içi enfeksiyon) gelişmiştir. Hasta yakınları, barkodda adı geçen ve kendilerini muayene eden Ayşe hanımın ameliyatı yaptığı kanaatiyle avukatları aracılığıyla Ayşe hanım hakkında malpraktis (mesleki kusur) davası açmıştır; oysa Ayşe hanım kongrede olduğu için ameliyatı başka bir uzman olan Fatma hanım gerçekleştirmiştir. İşler daha da karmaşık hale gelirken, hasta yakınlarının açtığı dava dilekçesi ve mahkemenin hastaneye gönderdiği savunma talebiyle birlikte tüm ekip üzerinde ciddi bir gerilim oluşmuş, tüm bu gelişmeler yalnızca bir ay içerisinde yaşanmıştır. Gelen savunma talebinde, hastanın aydınlatılmadığı iddiası, genel anestezi formu bulunmasına rağmen lokal anestezi uygulanması ve gelişen enfeksiyon nedeniyle ameliyata giren Yurdanur hemşireye de savunma istemi yöneltilmiştir.

Durumla ilgili ameliyathane sorumlu hemşiresine de aynı savunma yazısı tebliğ edilmiştir. Yurdanur hemşire, tam gün çalıştığı o gün planlanan 10 lokal göz ameliyatına dinlenmeden girdiğini, şikayetçi hastanın ameliyatında ciddi hengameler yaşandığını ve o an sterilizasyonla ilgili sıkıntıyı ekibe bildirdiğini, ancak son vaka olması nedeniyle durumun göz ardı edildiğini ifade etmiştir. Kurum içi soruşturma devam ederken, hastanın aslında aydınlatılmadığı ve ameliyat öncesi hangi asistan hekimin aydınlatma yaptığına dair net bir tespit bulunamadığı anlaşılmıştır; hastanın anestezi değerlendirmesi yapılmış ve genel anestezi onamı imzalanmış olmasına rağmen lokal anestezi uygulanmıştır. Oysa aydınlatılmış onam, yalnızca bir imza değil, hastanın müdahalenin niteliği, riskleri ve alternatifleri konusunda bilgilendirilerek rızasının alınmasını ifade eder ve bu yükümlülük, hukuken hekime aittir.

Savunmalar yazılıp gönderilmiş olmasına rağmen, kurum ve personel beyanlarının çelişkili olması nedeniyle süreç yalnızca idari boyutta kalmamış, taksirle yaralama iddiasıyla ceza davası da açılmıştır; böylece tazminat ve ceza sorumluluğu birlikte ilerlerken, kurum içinde muhakkik görevlendirilmiş ve disiplin soruşturması ayrıca başlatılmıştır. Bu hikâyede iki temel sorun öne çıkmaktadır: birincisi, yoğun ve mikro cerrahi beceri gerektiren hassas bir klinikte bir hemşirenin tüm gün tek başına çalıştırılması; ikincisi ise hastayı aydınlatan kişinin ameliyatı yapmayan bir asistan hekim olması, genel anestezi beklentisine rağmen lokal anestezi uygulanması ve ameliyatı yapacağı düşünülen hekimin o gün kongrede bulunmasıdır. Hastane 14 yıllık büyük bir merkez olup, bu tür değişiklikler uygulamada zaman zaman olağan kabul edilse de, idarenin hizmeti düzenli ve güvenli yürütme yükümlülüğü, bu olağanlığı hukuken meşru kılmaz; nitekim aydınlatılmış onam formunun hasta yakını tarafından imzalanmış olması, gerçek anlamda bir aydınlatma yapıldığı anlamına gelmemektedir. (bkz: tıbbi müdahalenin hukuka uygunluk şartları)

Klasik bir prosedür zinciri gibi görünen bu süreçte, yerel mahkeme aydınlatmanın tam yapılmadığını, bu nedenle tıbbi müdahalenin hukuka aykırı hale geldiğini ve eksik personelle, dinlendirilmeden çalıştırılan hemşirenin durumunun organizasyon ve hizmet kusuru oluşturduğunu değerlendirmiştir; ancak buna rağmen hemşirenin gerekli özeni göstermediği, hasta doğrulama protokolünü uygulamadığı gerekçesiyle kendisine de düşük oranda (tali) kusur atfedilmiş, esas (asli) sorumluluk idareye yüklenerek yüksek miktarda tazminata hükmedilmiştir. Bu yaklaşım, idare hukukunda hizmet kusuru ile bireysel kusurun birlikte değerlendirildiği yerleşik içtihadın bir yansımasıdır.

Yapılan incelemelerde ayrıca, ameliyat olan hastanın penisilin alerjisi bulunduğu, buna rağmen tesadüfi şekilde gentamisin türevi ilaç uygulanmasıyla ciddi bir risk oluşturulduğu, genel anestezi yapılması planlanan hastanın anestezi  kontrolü ve teyit işlemlerinin usulüne uygun yapılmaması gerekçesi ile anestezi ekibine de bu nedenle kusur atfedildiği anlaşılmıştır; hastaya alerji bilekliği takılmaması ve ameliyat öncesi alerji durumunun teyit edilmemesi, ekip içi iletişim ve kontrol eksikliğini açıkça ortaya koymuştur. Hastanın penisilin alerjisinin bulunduğu hususu, anamnez aşamasında bu bilgiyi alan hekim tarafından başta cerrahi ekip olmak üzere hemşire ve anestezi ekibine açıkça bildirilmeliydi; ancak bu kritik bilginin ne vaka listesine işlendiği ne de ekip içinde paylaşıldığı anlaşılmıştır. Bu nedenle, hastanın alerji öyküsünü kaydeden ve ilgili birimlere aktarmayan sağlık personeli yönünden ayrıca kusur değerlendirmesi yapılmış, ekip içi iletişim eksikliğinin hasta güvenliğini doğrudan tehlikeye düşürdüğü kabul edilmiştir. Zira tıbbi uygulamalarda anamnez alma ve elde edilen bilgiyi ilgili ekiple paylaşma yükümlülüğü, yalnızca mesleki bir özen borcu değil, aynı zamanda hukuki sorumluluğun da temel unsurlarından biridir.

Hasta güvenliği protokollerinin temelini oluşturan doğrulama ve risk belirleme adımları, yalnızca tıbbi değil aynı zamanda hukuki bir yükümlülüktür.

Aynı günün nöbet şartlarında, çok çok acil alınması gereken bir kornea nakli (Keratoplasti) hastası gelmiş olup, ekipte göz cerrahisini bilmeyen bir hemşire vakaya girmek zorunda kalmıştır. Nöbet ekibi son derece yoğun bir nöbet geçirmekte olup, gecenin bir yarısı alınmak zorunda kalınan bu nakil vakasında, ameliyata giren hemşirenin sirküle hemşiresi vaka hazırlığı için salona gelmemiş, sehven dinlenmek zorunda kalmıştır. Hasta, birçok ameliyat geçirmiş, aynı zamanda adli kontrol altında olan bir adli hastadır. Ameliyatı yapan hekim, göz cerrahisini bilmeyen hemşireyle çalışmakta zorlanmış olsa da ameliyat bir şekilde tamamlanmıştır. Ancak hastada göz içi tümör şüphesi bulunmasına rağmen bu bilgi hemşire ekibine bildirilmemiş, hastadan çıkan kornea dokusu vakaya giren hemşire tarafından, durumu bilmemesi nedeniyle çöpe atılmıştır. Optisol solüsyonu içerisinde gönderilen kornea ile birlikte hastadan çıkan dokunun olmaması ciddi bir eksiklik olarak değerlendirilmiş, patoloji biriminden gelen bildirim üzerine ilgili hekim sorgulanmış ve hakkında soruşturma başlatılmıştır.

Burada da iki temel sorun öne çıkmaktadır: Birincisi, hastadan çıkan kornea dokusunun patolojiye gönderilmesi gerektiğini bildirme yükümlülüğünün ameliyatı yapan hekime ait olması; ikincisi ise nöbette göz cerrahisini bilen tek bir hemşirenin dahi bulunmamasının, nöbet planlamasını yapan idari sorumluların açık kusuru olmasıdır. Zira sağlık hizmetinin organizasyonu idarenin sorumluluğunda olup, uygun personel görevlendirmesi yapılmadan yürütülen hizmetlerde ortaya çıkan zararlar, hizmet kusuru kapsamında değerlendirilir. Bu olay sonrasında sorumlu hemşire hakkında soruşturma başlatılmış, idareye ise ciddi miktarda tazminat yüklenmiştir. Bu gelişmelerin ardından nöbet planlamalarında “branş matrisi” yöntemi uygulanmaya başlanmış, her nöbette ilgili branşı bilen en az bir hemşirenin bulunması zorunlu hale getirilmiş, kıdem esasına göre planlama yapılmış ve nöbet değişimlerinin dahi aynı kıdem düzeyinde personel ile sınırlandırıldığı daha sıkı bir denetim süreci başlatılmıştır.

Yargı makamları, idarenin eksik personelle hizmet yürütmesini kabul etmemiş, sağlık hizmetinin niteliği gereği gerekli hemşire kadrolarının sağlanması gerektiğini açıkça vurgulamış, bu doğrultuda sendikalar da hemşire sayısının artırılması yönünde taleplerini dile getirmiştir. Nitekim yaklaşık üç ay içerisinde yüklü sayıda hemşire alımı yapılmış ve bu durum en azından sistem açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.

Konuya dönecek olursak; hastadan çıkan her doku, sehven dahi olsa çöpe atılmamalı, mutlaka hekime sorulmalı; ameliyat sırasında kullanılan her malzemenin, hatta çöpünün ve ambalajının dahi steril sahadan çıkarılmadan önce teyit edilmesi gerekmektedir. Nöbet sırasında bir vaka alınıyorsa, ekip eksiksiz şekilde o salonda bulunmalı, en azından bir sirküle hemşirenin varlığı sağlanmalıdır. Bu olayda mahkeme, odada bulunmayan sirküle hemşireyi ve nöbet organizasyonunu kusurlu bulmuş, ekipte yer alan kişiler hakkında ise taksirle yaralama kapsamında değerlendirme yapılmıştır. (Not: Hükmün açıklanmasının geri bırakılması – HAGB – ceza hukukunda, sanık hakkında verilen hükmün belirli şartlar altında açıklanmayarak denetim süresine tabi tutulmasıdır; bu süre içinde kasıtlı yeni bir suç işlenmezse hüküm ortadan kalkar.)

Tüm bu örnekler bir kez daha göstermektedir ki, eksik personel ile çalışmak bir gerekçe değil, aksine başlı başına bir sorumluluk doğurur; sağlık hizmeti zincirinde yer alan her bir halkada, bilgi eksikliği kadar organizasyon eksikliği de hukuki sonuçlar doğurur ve bu sonuçlar çoğu zaman bireylerin değil, sistemin sorumluluğunu gözler önüne serer.

Bu kurgu hikayemizden  anlaşılacağı üzere eksik eleman, tek başına bir savunma ve gerekçe olamaz; mahkeme dosyalarının satırlarında ihmal yazsa da idare, sağlık hizmetinin güvenli ve düzenli işlemesini sağlamakla yükümlüdür.

Bugün Yurdanur’un ve nakil ameliyatına giren ekibin başına gelen, yarın herhangi bir sağlık çalışanının başına gelebilir; dolayısıyla hem bakanlık düzeyinde gerekli hemşire kadrolarının ihdas edilmesi hem de kurum içinde özen ve denetim standardının korunması için somut ve sürdürülebilir adımların atılması artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Mesele, hatayı kimin yaptığı değil; sağlık hizmetinin, insana yakışır bir özen ve sistemle yürütülüp yürütülmediğidir, kağıtta yazan bir ihmal kelimesinden çok daha farklı koşulları ve bu durumu yaratan etkileri holistik bir şekilde görebilmeli sistem ; çünkü adalet, kusuru cezalandırmaktan çok, aynı hataların tekrarını önleyebilecek bir düzen kurmayı da gerektirir.

Not: Bu köşe yazısında yer verilen olaylar kurgu olup, anlatılan durumlar bir hukuki danışmanlık yahut kesin hukuki görüş/mütalaa niteliği taşımamaktadır. Metin, sağlık alanında çalışanların karşılaşabileceği süreçlere dikkat çekmek ve hukuki bilinç ile farkındalığın artırılmasına katkı sağlamak amacıyla kaleme alınmıştır. Hukuki tüm sorularınız için bir avukata danışınız.

 

Ameliyathaneden Adliyeye Uzanan Yol (Yazı Serisi – 4)
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Sağlık Haberi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Şu an sitede
kişi
aktif