İlker Coşkun avatarı
İlker Coşkun
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Hukukta Yetki Sorunu: Bilmek Yeter mi?

Hukukta Yetki Sorunu: Bilmek Yeter mi?

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Değerli Okurlar, hukuku bilmek ile hukukta yetkili olmak aynı şey midir?  Bilgi ile salahiyet arasında ince fakat hayati bir çizgi vardır. Türk Ceza Kanunu’nun 4. maddesi açıkça der ki: “Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz.” Bu hüküm, herkesin hukuka asgari düzeyde vakıf olmasını  zaruri kılar. Lakin buradan hareketle herkesin hukuki mütalaa verme, hatta bundan menfaat temin etme yetkisine sahip olduğu sonucuna varmak mümkün değildir. Nitekim son zamanlarda, hukuk fakültesi mezunu olmayan birkaç seminer yahut yüksek lisans programı ile sınırlı bilgi edinmiş kimselerin “hukuki danışmanlık” kisvesi altında faaliyet gösterdiğine şahit oluyoruz. Bu durum, yalnızca meslek etiğine değil, hukukun bizzat kendisine de zarar getirmektedir.

Zira hukuk, salt kanun maddelerini okumaktan ibaret değildir. Hukuk, aynı zamanda içtihatları, usul kaidelerini, yorum tekniklerini ve en mühimi mesuliyet bilincini ihtiva eder. Bir avukatın yetkisi, yalnızca bilgisinden değil, aynı zamanda kanunun kendisine tevdi ettiği temsil salahiyetinden doğar. Bu salahiyet, öyle herkesin kolaylıkla elde  edebileceği bir vasıf değildir. Aksi takdirde hukuk düzeni, keyfi yorumların ve mesnetsiz iddiaların gölgesinde kalır.

Benzer bir misali sağlık alanında da görmek mümkündür. Birkaç tıbbi terim öğrenmiş bir kimsenin hekim edasıyla hüküm vermesi ne kadar sakıncalı ise, hukuki formasyondan yoksun birinin kesin hükümler tesis etmesi de o denli sakıncalıdır. Zira her meslek, kendi sınırları içinde anlam kazanır. Bu sınırların ihlali ise yalnızca bireysel hatalara değil, telafisi güç sonuçlara da cevaz verir.

Hukuk bilmek elbette  elzemdir, hatta bir yurttaşlık ödevidir. Lakin yetki ile donatılmış olmadan hüküm vermek, hukuk adına değil, hukukun hilafına bir tavırdır. Çünkü hukuk, yalnızca bilgiyle değil disiplin, yetki ve sorumlulukla bir bütündür.

Değerli okurlar, müsaadenizle meseleyi biraz da kendi tecrübem üzerinden izah etmek isterim. Zira sahada gözlemlediğim bazı hususlar bu ayrımı daha berrak kılmaktadır. Sendikal faaliyetler çerçevesinde kimi zaman kurum temsilcilerinin, adeta bir avukat gibi kesin ve bağlayıcı yönlendirmelerde bulunduğuna şahit oluyoruz. Oysaki doğru temsilcilik, yalnızca bilgi sahibi olmakla değil bilginin sınırlarını idrak edebilmekle kaimdir. Bir meseleye vakıf olmak elbette kıymetlidir, lakin bu durum kişiye hukuki mütalaa (görüş) verme salahiyeti tanımaz.

Kanaatimce, örneğin sağlık hukuku gibi özellikli  bir alanda en sağlıklı yol ,uygulamayı bilen sağlık personelinin bir hukuki durumu  doğru tespit etmesi, ardından bu durumun hukuki karşılığının mutlaka bir avukat desteği ile  değerlendirilmesidir. Zira sağlık alanındaki teknik gerçeklikleri hukukun diline tercüme edebilmek, nadir bulunan ve ciddi bir birikim gerektiren bir maharettir. Bu sebeple ben dahi, sendika temsilcisi sıfatımla yahut sağlık hukuku bilim uzmanı adayı olarak karşılaştığım hukuki meselelerde, kendi bilgim ne kadar yeterli görünse de, nihai yönlendirmeyi mutlaka bir avukatın mütalaasına dayandırmayı tercih ediyorum.

Nitekim ceza muhakemesinde de benzer bir usul caridir. Hakim, her ne kadar geniş bir hukuk bilgisine sahip olsa dahi, teknik ve uzmanlık gerektiren konularda bilirkişi raporu almadan hüküm tesis edemez. Bu durum, bilginin sınırlarının hukuk düzeni tarafından dahi kabul edildiğinin açık bir tezahürüdür. Hal böyleyken, bizlerin de kendi mesleki hudutlarımızı bilerek hareket etmesi, hem hukuka hem de meslek ahlakına en uygun davranış olacaktır.

Sağlık hukuku, müstakil bir disiplin olmanın ötesinde,  niş ve aynı zamanda multidisipliner bir sahadır. Zira bu alana yalnızca hukukçuların değil hekimlerin, hemşirelerin ve sair sağlık profesyonellerinin de dahil olması, meselenin doğru anlaşılması bakımından elzemdir. Sağlık alanındaki uygulamalar, dışarıdan bakıldığında basit gibi görünse de, işin mutfağında bambaşka bir gerçeklik barındırır. Bu nedenle sağlıkçıların, hukukçulara sahadaki pratiği, yani “ne, nasıl yapılır” sorusunun cevabını aktarması son derece kıymetlidir. Kanaatimce bu tür ortak ve işlevsel alanların artırılması, hem hukuki değerlendirmelerin isabetini artıracak hem de hatalı yorumların önüne geçecektir.

Bununla birlikte, sağlık hukuku alanında eğitim almış sağlık personelinin, çalıştıkları kurumlarda daha etkin pozisyonlarda değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Özellikle mediko-legal süreçlerde yahut idari birimlerde, bu kimselerin varlığı ciddi bir boşluğu dolduracaktır. Ancak burada bir hudut çizmek gerekir: Sağlık hukuku bilgisine sahip olmak, kişiye avukatlık yetkisi vermez. Hukuki danışmanlık usulü, esasları ve hukuki sonuçlarıyla birlikte hukukçulara ait bir sahadır. Buna karşın, sağlık alanındaki teknik uygulamaların ne şekilde yürütüldüğünü, hangi işlemin ne gibi riskler (malpraktis vs) doğurduğunu en doğru şekilde yorumlayabilecek olan yine sağlık profesyonelleridir. Bu sebeple en sağlıklı model; sağlık hukuku bilgisine sahip sağlıkçıların, hukukçu kimliğiyle değil, kendi mesleki perspektifleriyle, kurum avukatlarıyla koordine bir şekilde çalışarak katkı sunmalarıdır. İdari süreçlerde, bilhassa disiplin soruşturmalarında görevlendirlen muhakkiklerin, disiplin hukukuna ve usul&esaslara yabancı olması, hukuk düzenimizde ciddi bir engel doğurmaktadır. Hukukçu olmayan bir muhakkikin (soruşturmacı) eliyle yürütülen usule aykırı bir soruşturma, yargı denetimine takılmaya mahkumdur. Zira usul esasa mukaddemdir ve bu sakat işlemler, açılan davaların ilgili  işlemin iptaliyle sonuçlanarak hem idarelerin itibarını hem de adaletin tecellisini sekteye uğratmaktadır. İşte bu noktada, sağlık hukuku gibi spesifik alanlarda derinlikli bilgi sahibi sağlık profesyonellerinin idari birimlerde liyakate uygun kadrolarda yer alması, soruşturma süreçlerinde görev alması; hem usul hatalarının önüne geçilmesi hem de hukukun doğru uygulanması açısından önem arz etmektedir.

Bir diğer önemli başlık ise bilirkişilik müessesesi. Aslında bu sistem, tam da bahsettiğimiz sınır meselesinin en somut örneklerinden biri. Çünkü hukuk, her şeyi kendi içinde çözmez teknik bilgi gerektiren konularda mutlaka o alanın uzmanına başvurur. Türkiye’de de en az beş yıl mesleki deneyimi olan kişiler, gerekli eğitimi alarak Adalet Bakanlığı tarafından yetkilendirilmiş kurumlar üzerinden bilirkişi olabiliyor. Bu kişiler, kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili dosyalarda mahkemelere rapor sunarak adaletin doğru şekilde işlemesine katkı sağlıyor. Özellikle sağlık alanında, Adli Tıp Kurumu bu sürecin en bilinen ve en sık başvurulan ayağı. Ancak bununla sınırlı değil bazı durumlarda mahkemeler bağımsız bilirkişilere de dosya gönderebiliyor.

Buradaki kritik mesaj şu: Herkes her konuda yorum yapamaz. Hakim bile, kendi bilgisini aşan bir konuda bilirkişiye başvurmak zorundadır. Bu da aslında şunu gösterir: Uzmanlık, hukukun dışında değil, tam içinde bir ihtiyaçtır. Sağlık alanında çalışan ve bu alanda deneyimi olan kişilerin, doğru şekilde yönlendirilmesi ve yetkin biçimde kullanılması, adalet sistemine ciddi katkı sağlar. Ama bu katkı, bireysel yorumlarla değil, sistemin içinde ve kurallara bağlı şekilde anlam kazanır.

Bugünlerde ise  sıkça dile getirilen bir iddia var: Yapay zeka birçok mesleği ortadan kaldıracakmış… Lakin kanaatimce bu genelleme, hukuk ve sağlık gibi insan merkezli meslekler söz konusu olduğunda isabetli değildir. Zira hukuk, yalnızca kanun maddelerini sıralamaktan ibaret değildir  aynı zamanda olayın ruhunu kavramayı, insanın duygusunu, niyetini ve bağlamını okuyabilmeyi gerektirir. Bir dava dosyası, yalnızca verilerden ibaret değildir  içinde insan hikayeleri, çelişkiler ve ince nüanslar barındırır. İşte tam da bu noktada hukukçu devreye girer: bilgiyi yorumla, sezgiyle ve stratejiyle yoğurur; hakimin karşısında yalnızca doğruyu değil, aynı zamanda en etkili anlatımı kurar. Yapay zeka ne kadar gelişirse gelişsin, bu “insani değerlendirme” katmanını aynı derinlikle kurabilmesi güç görünmektedir.

Benzer şekilde sağlık alanı da yalnızca teşhis ve tedavi algoritmalarından ibaret değildir. Hastaya dokunan, onunla konuşan, süreci takip eden, gerektiğinde hekime yön veren, yani bakımın insani boyutunu üstlenen yine sağlık profesyonelleridir. Özellikle hemşirelik pratiği, teknik bilgi kadar empati, dikkat ve anlık karar verme becerisi gerektirir. Yapay zeka elbette veri işleme ve tanı destek süreçlerinde önemli bir rol üstlenebilir; ancak her hastanın kendine özgü hikayesini anlayıp ona göre bakım planlamak, o ince ayarı tutturmak, hala insanın sahasıdır. Bu sebeple mesele, yapay zekanın yerimizi alması değil bizim bilgimizi ve tecrübemizi nasıl destekleyeceğidir.

Velhasıl; yazımızın ana konusuna dönersek bilmek başka, yetkili olmak başkadır. Okumakla uygulamak, yorumlamakla hüküm tesis etmek arasında ciddi bir fark vardır. Zira her bilgi, sahibine yetki bahşetmez. Nasıl ki birkaç tıbbi bilgiyle hekim olunmazsa, birkaç kanun maddesi okumakla da hukukçu olunmaz.

Bu sebeple asıl mesele, neyi bildiğimiz kadar, nerede durmamız gerektiğini de bilmektir.

Hukukta Yetki Sorunu: Bilmek Yeter mi?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Sağlık Haberi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Şu an sitede
kişi
aktif