İlker Coşkun avatarı
İlker Coşkun
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Akademide Kaynak Gösterme Kıskacı: Üretmek mi, Başkasının Ayak İzinde Yürümek mi?

Akademide Kaynak Gösterme Kıskacı: Üretmek mi, Başkasının Ayak İzinde Yürümek mi?

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bir konuda yazmak istersiniz. Üstelik o konuyu yalnızca kitaplardan değil, sahadan bilirsiniz. O mesleğin içindesinizdir; nöbetini tutmuş, dosyasını görmüş, riskini yaşamış, çelişkisini hissetmişsinizdir. Fakat masaya oturup yazmaya başladığınız anda akademik dünyanın o meşhur cümlesi karşınıza dikilir: “Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?”

İlk bakışta haklı bir sorudur. Bilimsel yazı elbette kişisel kanaatlerin süslenmiş hâli olmamalıdır. Özellikle sağlık hukuku gibi hem insan hayatına hem mesleki sorumluluğa hem de yargısal sonuçlara temas eden alanlarda her iddianın sağlam bir zemini olmalıdır. Ancak mesele burada başlar kıymetli okurlar : Eğer her cümlenin arkasında daha önce yazılmış bir kaynak aranacaksa, yeni bir şey söylemenin alanı nerede kalacaktır?

Akademik üretim dediğimiz şey, yalnızca daha önce söylenmiş olanları düzenli cümlelerle yeniden paketlemek midir? Eğer öyleyse bunun adı üretim değil, kaynaklar arasında serbest bir gezintidir. Bugün birçok öğrenci, genç akademisyen ve sahadan yazmaya çalışan meslek mensubu aynı sıkışmışlığı yaşıyor. Bir konuda özgün bir gözlem ortaya koyduğunda “kaynağı nerede?” deniliyor. Kaynak gösterdiğinde “özgün katkısı zayıf” deniliyor. Benzer literatürü değerlendirdiğinde “derleme gibi kalmış” deniliyor. Kendi yorumunu güçlendirdiğinde “fazla iddialı” bulunuyor. İnsan ister istemez soruyor: Peki bu yazı tam olarak nerede doğacak?

Sağlık hukuku alanı, bu çelişkinin en belirgin görüldüğü yerlerden biridir. Çünkü sahada yaşanan pek çok sorun, literatüre çoğu zaman geç yansır. Ameliyathane pratiğinde yaşanan görev sınırı belirsizlikleri, hemşirenin hekim yetkisindeki işlere zorlanması, hasta güvenliğiyle personel eksikliği arasındaki sıkışma, idarenin organizasyon kusuru ile bireysel kusur arasındaki gri alanlar çoğu kez önce sahada yaşanır, sonra hukuki metinlere ve akademik çalışmalara konu olur. Fakat sahadaki kişi bu sorunları yazmaya kalktığında karşısına yine aynı soru çıkar: “Bunu kim söylemiş?”

Belki de sorun tam olarak buradadır. Bazı şeyleri ilk söyleyen biri olmak zorundadır. Her akademik düşünce, sonsuz bir kaynak zincirinin son halkası olarak doğmaz. Kimi zaman bir gözlem, bir mesleki deneyim, bir uygulama boşluğu, bir yargı kararı, bir yönetmelik eksikliği ya da sahada tekrar eden bir adaletsizlik yeni bir yazının başlangıcı olabilir. Elbette bu başlangıç kanıtsız, denetimsiz ve keyfî olmamalıdır. Fakat her özgün öneriyi “daha önce kim dedi?” sorusuyla boğmak, akademik üretimi güvenli ve sistematik tekrarların içine hapsetmek değil midir?

Akademinin ironisi de burada büyür. Bir yandan özgünlük ister, diğer yandan özgünlükten ürker. Bir yandan “literatüre katkı” bekler, diğer yandan literatürde karşılığı olmayan her fikre kuşkuyla yaklaşır. Bir yandan intihale karşı haklı bir hassasiyet gösterir, diğer yandan öğrenciyi ve yazarı öyle dar bir kaynak zorunluluğuna iter ki ortaya çıkan metin çoğu zaman başkalarının cümleleri arasında nefes almaya çalışan ürkek ve derleme  bir yazıya dönüşür. Sonra da dönüp “bu çalışmanın özgün değeri zayıf” denir. Akademik dünyanın bazen kendi kurduğu labirentte kaybolup sonra öğrenciden çıkış tabelası istemesi gerçekten trajikomik.

Oysa bilimsel yazı, yalnızca kaynak göstermekten ibaret değildir. Kaynak, düşüncenin dayanağıdır; düşüncenin kendisi değildir. Atıf, yazıyı güvenilir kılar; fakat yazının ruhunu oluşturmaz, oluşturmamalı da.. Bir makalenin değeri yalnızca kaç kaynağa yaslandığıyla değil, o kaynakları hangi sorunun etrafında yeniden düşündüğüyle ölçülmelidir. Özellikle sağlık hukuku gibi uygulama ile teori arasında yaşayan multidisipliner alanlarda, sahadan gelen özgün gözlemler akademik değerin dışında değil, tam merkezinde görülmelidir.

Elbette bunun da sınırı vardır. “Ben sahada gördüm, o hâlde doğrudur” demek bilimsel bir yöntem değildir. Ancak “sahada böyle bir sorun gözlenmektedir; bu sorun mevcut mevzuat, yargı kararları ve mesleki standartlar ışığında ivedilikle tartışılmalıdır” demek son derece meşru bir akademik başlangıçtır. Burada yazarın görevi, deneyimi ham hâliyle metne dökmek değil; onu kavramsallaştırmak, hukuki çerçeveye oturtmak ve tartışılabilir bir öneriye dönüştürmektir. Asıl akademik üretim de zaten burada başlar.

Buna rağmen yayın süreçleri çoğu zaman bu dinamizmi karşılayacak hızda değildir. Bir makale aylarca, bazen yıllarca değerlendirme bekleyebilir. Hakemden döner, editörde bekler, sayı sırasına alınır, yeniden biçimsel düzeltmeye gider. Bu sırada saha değişir, mevzuat değişir, yeni kararlar çıkar, hatta başka biri aynı konuda karşı argüman bile  geliştirir. Yazı yayımlandığında hâlâ kıymetli olabilir; fakat artık ilk yazıldığı andaki canlılığını kaybetmiş olabilir. Akademik yayıncılığın bu hantallığı, özellikle güncel hukuk ve sağlık politikası alanlarında ciddi bir sorun yaratmaktadır.

Bu noktada eleştiri, bilimselliğe değil; bilimselliğin bürokratik bir törene dönüştürülmesinedir. Bilimsel denetim elbette gereklidir. Hakemlik de editörlük de akademik kalitenin korunması bakımından önemlidir. Ancak bu süreçler, üretimi felç eden bir bekleme odasına dönüşmemelidir. Hele ki genç araştırmacıların ve sahadan gelen yazarların cesaretini kıran, onları yalnızca güvenli ve tekrar edilmiş konulara yönelten bir sistem, uzun vadede akademiye katkı değil, durgunluk üretir. Her akademisyenin ve öğrencinin bildiği makale okuma ve yayım platformunda tek tip yazı kuralı olmaması, her derginin farklı kural talep etmesi de bu durgunluğu beslemektedir .

Sağlık hukuku alanında buna daha fazla dikkat etmek gerekir. Çünkü bu alan yalnızca teorik bir hukuk dalı değildir; hastane koridorunda, ameliyathanede, yoğun bakımda, hasta hakları biriminde, disiplin soruşturmasında ve mahkeme dosyasında yaşayan bir alandır. Dolayısıyla bu alanda çalışanların yalnızca kitaplardan değil, uygulamadan da beslenmesi gerekir, zira bir ameliyathane hemşiresinin gördüğü organizasyon sorunu, bir hekimin yaşadığı bilirkişi raporu kaygısı, bir hasta hakları çalışanının tanık olduğu başvuru pratiği, bir idarecinin karşılaştığı sorumluluk ikilemi akademik değerden yoksun değildir. Aksine doğru işlendiğinde, literatürün henüz yakalayamadığı noktaları görünür kılar.

Asıl mesele şudur: Akademi, özgün gözlemi nasıl karşılayacağını öğrenmelidir. Her yeni fikri “kaynağı nerede?” diye susturmak yerine, “bu fikir hangi hukuki, etik ve mesleki çerçevede tartışılabilir?” diye sormalıdır. Yazar da kendi adına şunu yapmalıdır: Ne yalnızca kişisel deneyime yaslanmalı ne de başkalarının cümlelerini yan yana getirerek metin kurmalıdır. Deneyimi veri gibi görmeli, literatürü zemin olarak kullanmalı, mevzuatı sınır olarak almalı ve nihayetinde kendi değerlendirmesini açıkça ortaya koymalıdır. Bunun adı literatürde görüş makalesi olsa da, kabul alma oranları değerlendirildiğinde normal makalenin değerlendirme süreçlerinden bağımsız değildir.

Çünkü akademik üretim, başkalarının söylediklerini tekrar etmekle değil; söylenmiş olanlarla henüz söylenmemiş olan arasındaki gerilimde doğar. İntihal korkusuyla özgünlükten, özgünlük korkusuyla kaynaklardan kaçan bir yazı kültürü bizi ileri taşımaz. Bizi ancak daha çok dipnotu olan, ama daha az cümle kurabilen bir akademik sessizliğe mahkûm eder.

Bugün sağlık hukuku alanında ihtiyaç duyulan şey, yalnızca daha fazla kaynakça değil; daha cesur, daha sahici ve daha sahanın kalbinde  gelen  sorulardır. “Bunu kim söyledi?” sorusu elbette önemlidir. Fakat en az onun kadar önemli başka bir soru daha vardır: Bunu henüz kimse söylemediyse, biz neden söylemeyelim?

Bu noktada, yazılarımı yayımlama imkânı sunan sağlıkhaberi.net ekibine ve tüm editörlere ayrıca teşekkür etmek isterim. İyi ki böyle bir platform var; çünkü aksi hâlde düşünceler bazen akademik yayın süreçlerinin ağır işleyen koridorlarında, dipnotlarla çevrili uzun bir bekleyişe dönüşebiliyor. Bu yazılar vesilesiyle birçok meslektaşım, özellikle ameliyathanede çalışan arkadaşlarım, sosyal medya üzerinden bana ulaşarak sahaya dair nokta atışı tespitler yaptığımı ve bu konuları nasıl yazıya döktüğümü sordular. Ben de okuyucuya duyduğum saygı gereği her yazımı önce Word dosyasında hazırlıyor; aklıma gelen konuları kimi zaman bir kafede, kimi zaman hafta sonu bilgisayarımı açtığımda, kimi zaman da gecenin bir vakti not alarak taslak hâline getiriyorum. Ameliyathanede yoğun nöbetlerle çalışan, aynı zamanda yüksek lisans yapan biri olarak her metni aynı berraklıkta ve titizlikte kurmak her zaman kolay olmuyor. Bu nedenle anlatım bozukluklarını azaltmak, okuma akışını güçlendirmek ve düşüncelerimi daha düzenli sunmak adına yapay zekâ araçlarından da destek alıyorum.

Bunu saklanacak bir kusur değil, doğru kullanıldığında yazarlık emeğini güçlendiren çağdaş bir araç olarak görüyorum; zira edebiyatçı olmayan pek çok kişinin her metinde aynı dilsel  ve edebi inceliği tek başına kurması her zaman mümkün değildir. Elbette her konu doğrudan yazıya dönüşmüyor; yazmadan önce mutlaka araştırıyor, literatürde karşılığı var mı, daha önce nasıl tartışılmış, mevzuat ve uygulama hangi zemine oturuyor diye bakıyorum.

Köşe yazısı formatının akademik makaleden farkı gereği kaynakçayı çoğu zaman metnin içine ağır biçimde taşımamaya çalışıyorum; çünkü burada amaç, okuyucuyu dipnotlar arasında boğmak değil, sahadaki meseleyi hukuki ve mesleki bir farkındalığa dönüştürmek. Bu vesileyle tüm meslektaşlarımı da yazmaya, düşünmeye, kayıt bırakmaya davet ediyorum. “Kıdemli meslektaşlar varken sen neden yazıyorsun?” sorusuna verilecek en sade cevap belki de şudur: Çünkü bazen 20-30 yıl bu mesleğe emek verdikten sonra insanın yazacak enerjisi kalmayabilir; oysa bugün gördüğümüzü, öğrendiğimizi ve tartıştığımızı kayıt altına almak, hem bugünün meslektaşlarına hem de yarının akademisine küçük ama değerli bir iz bırakmaktır. Yazdıkça, okudukça ve paylaştıkça görünür olmayan sorunlar görünür hâle gelir; sahadaki deneyim, hukuki ve akademik bir zemine kavuşur. Ben de yazılarımı tam olarak bu nedenle kıymetli buluyorum: Bir iddia olarak değil, mesleğe, okura ve geleceğe bırakılmış sorumlu bir kayıt olarak.

Sıradaki yazılarım; uzun süredir üzerinde çalıştığım ve ileride makaleye dönüştürmeyi planladığım malpraktis, Adli Tıp Kurumu, bilirkişilik ve adli hemşirelik gibi niş alanlara ilişkin ön çalışmalar niteliğinde olacak. Fırsat buldukça, hazır hissettikçe ve içime sindikçe bu başlıkları mümkün olduğunca hızlı biçimde paylaşmaya gayret edeceğim. Çünkü sahada yaşanan her sorun yazıya dökülmediğinde yalnızca kişisel bir deneyim olarak kalır; yazıya dönüştüğünde ise mesleğin hafızasına, hukukun tartışma alanına ve geleceğin çözüm arayışlarına bırakılmış bir kayıt hâline gelir.

Akademide Kaynak Gösterme Kıskacı: Üretmek mi, Başkasının Ayak İzinde Yürümek mi?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Sağlık Haberi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Şu an sitede
kişi
aktif