İlker Coşkun avatarı
İlker Coşkun
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Malpraktis Dosyalarında Görünmeyen Ağırlık: Bilirkişi Raporları

Malpraktis Dosyalarında Görünmeyen Ağırlık: Bilirkişi Raporları

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Tıbbi malpraktis iddialarında çoğu zaman sahnenin görünen tarafına odaklanılır: hasta, hekim, hemşire, mahkeme ve hâkim. Oysa bu dosyaların önemli bir kısmında kararın teknik omurgasını kuran asıl unsur bilirkişi raporudur. Hâkim elbette yargılamanın nihai karar merciidir; ancak tıbbi müdahalenin bilimsel standartlara uygun olup olmadığı, malpraktis ile komplikasyonun nerede ayrıldığı yahut bakım sürecinin mesleki gerekliliklere uygun yürütülüp yürütülmediği çoğu zaman özel ve teknik bilgi gerektirir. Bu nedenle malpraktis dosyalarında savunmanın yalnızca mahkemeye değil, aynı zamanda bilirkişiye de anlatılabilir olması gerekir.

Bilirkişi; en sade ifadeyle, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde görüşüne başvurulan kişidir. 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu’nda bilirkişi; çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde oy ve görüşüne başvurulan gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olarak tanımlanmıştır. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 63. maddesi de benzer biçimde, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınabileceğini; ancak hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgiyle çözümlenebilecek konularda bilirkişiye başvurulamayacağını düzenlemektedir. Bu ayrım önemlidir. Zira bilirkişi hukuki değerlendirme yapmaz; teknik ve bilimsel zemini ortaya koyar. Hukuki sonucu ise hâkim belirler. [1], [2]

Bu noktada malpraktis dosyalarının kendine özgü hassasiyeti ortaya çıkar. Bir ameliyatta yaşanan istenmeyen sonucun komplikasyon mu, yoksa kusurlu tıbbi uygulama mı olduğu; bir ilacın uygulanma şeklinin standartlara uygunluğu; ameliyathane sayım sürecindeki eksikliğin sorumluluk doğurup doğurmadığı; hastanın izlemindeki gecikmenin bakım standardını ihlal edip etmediği gibi sorular yalnızca genel hayat tecrübesiyle çözülemez. Bu sorular, ilgili alanın bilimsel bilgisi ve mesleki pratiğiyle cevaplanmalıdır. Hekim savunmalarında üniversitelerden alınan bilimsel kurul raporları, uzmanlık derneklerinin görüşleri yahut alanında yetkin uzmanlardan alınan mütalaalar bu nedenle büyük önem taşır. Çünkü dosyada tek bir raporun mutlak belirleyiciliğine terk edilen teknik değerlendirme, bazen somut olayın bütün yönlerini aydınlatmaya yetmeyebilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Aydoğdu/Türkiye kararı da bu tartışmanın insan hakları boyutunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Karar, prematüre bir bebeğin ölümü sonrası tıbbi ihmal iddialarının etkili şekilde incelenip incelenmediğine ilişkindir. AİHM, tıbbi ihmal iddialarında bilirkişi incelemesinin yalnızca şeklen yapılmasının yeterli olmadığını; raporların olayın esas sorularına cevap verecek, çelişkileri tartışacak ve etkili bir incelemeye imkân sağlayacak nitelikte olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yönüyle bilirkişilik, yalnızca teknik bir usul işlemi değil, adil ve etkili yargılama bakımından da kritik bir güvencedir. [3]

Bilirkişilik kurumu hekimler açısından ne kadar önemliyse, hemşireler açısından da en az o kadar önemlidir. Hatta bazı yönlerden daha hassas bir tartışma alanı doğurmaktadır. Çünkü hemşirelik uygulamaları çoğu zaman hekimlik pratiğinin gölgesinde değerlendirilebilmektedir. Oysa hemşirelik; bakım standardı, kayıt yükümlülüğü, ilaç güvenliği, hasta izlemi, bildirim sorumluluğu, ameliyathane sayımı, steril alan güvenliği ve ekip içi iletişim, bütüncül bakım açısından kendine özgü mesleki ilkelere sahip bağımsız bir sağlık disiplinidir. Bir hemşirenin eylemi değerlendirilirken yalnızca tıbbi sonuca bakılması yeterli değildir; görev tanımı, yetki sınırı, çalışma koşulları, organizasyon baskısı ve kayıt düzeni birlikte ele alınmalıdır.

Bu nedenle şu soru önemlidir: Hemşirelik uygulamasını kim değerlendiriyor? Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 7. maddesinde ihtisas kurullarının oluşumu düzenlenmiş; ölümle sonuçlanmayan tıbbi uygulama hatalarına ilişkin işlerde görevli Yedinci İhtisas Kurulu’nda genel cerrahi, iç hastalıkları, kadın hastalıkları ve doğum, çocuk sağlığı, anesteziyoloji, beyin ve sinir cerrahisi, ortopedi, göz hastalıkları, kardiyoloji, kulak burun boğaz, tıbbi onkoloji, plastik cerrahi, üroloji, kalp ve damar cerrahisi, diş hekimliği ve deri-zührevi hastalıkları uzmanları sayılmıştır. Aynı maddede ölümle sonuçlanan tıbbi uygulama hataları bakımından Sekizinci İhtisas Kurulu da ayrıca düzenlenmiştir. Ancak bu kurul yapılarında hemşire üye açıkça sayılmamıştır. Bu durum, hemşirelik eylemlerinin doğrudan tartışıldığı dosyalarda hemşirelik alanından uzman görüşünün kurumsal biçimde sürece dâhil edilmesi gerekliliğini gündeme getirmektedir. [4]

Burada mesele mesleki bir ayrıcalık talebi değildir. Mesele, doğru sorunun doğru uzmanlık alanına sorulmasıdır. Bir ameliyathane hemşiresinin sayım sorumluluğu, bir yoğun bakım hemşiresinin izlem, hasta takip yükümlülüğü, bir servis hemşiresinin ilaç güvenliği standardı yahut bir acil hemşiresinin triyaj pratiği değerlendirilirken, hemşirelik mesleğinin kendi bilgi alanı göz ardı edilmemelidir. Aksi takdirde hem hemşire aleyhine eksik değerlendirme yapılabilir hem de hasta güvenliği açısından sistemsel sorunlar görünmez kalabilir. Zira yanlış yahut eksik kurulmuş bir bilirkişi değerlendirmesi, yalnızca bir meslek mensubunu değil, yargılamanın adalet duygusunu da zedeler.

Yargılama sürecinde mahkemelerin bağımsız bilirkişi raporlarına başvurduğu gözlenmektedir. Mevzuat gereği sahadaki en az 5 yıllık deneyimini bilirkişilik eğitimiyle taçlandıran her hemşire bu sorumluluğu üstlenebiliyor. Ancak madalyonun diğer yüzü başka bir gerçeğe işaret ediyor: Malpraktis davalarında asıl belirleyici ve ezici güç, Adli Tıp Kurumu. Tam da bu nedenle, adaletin doğru tecelli etmesi adına Adli Tıp Kurumu ihtisas kurullarında kanaatimce uzman hemşirelerin aktif olarak görev alması artık lüks değil, hukuki bir zorunluluktur.

Malpraktis davalarının uzun sürmesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir sorundur. Yıllarca devam eden yargılamalar; hasta, hekim, hemşire ve kurum açısından yıpratıcıdır. Bu nedenle sağlık uyuşmazlıklarında yalnızca klasik yargılama yollarına değil, alternatif çözüm yollarına da daha fazla alan açılmalıdır. Arabuluculuk ve tahkim gibi yöntemler, özellikle tarafların üzerinde serbestçe tasarruf ve sulh edebileceği özel hukuk uyuşmazlıklarında daha hızlı, daha az yıpratıcı ve daha iletişim odaklı çözümler sunabilir. 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu da arabuluculuğun, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıklarında uygulanabileceğini düzenlemektedir. [5]

Özel hastaneler bakımından ise hasta ile hastane arasındaki uyuşmazlıklar çoğu kez tüketici hukuku kapsamında değerlendirilebilmekte; tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı olarak gündeme gelmektedir. 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 73/A maddesi, tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda arabuluculuğa başvuruyu dava şartı olarak düzenlemiştir. Elbette her somut olayda uyuşmazlığın niteliği ayrıca değerlendirilmelidir; ancak özel sağlık hizmetlerinden doğan birçok uyuşmazlıkta arabuluculuk, yargılamadan önce dikkate alınması gereken önemli bir aşama hâline gelmiştir. [6]

Sonuç olarak değerli okurlar,  malpraktis dosyalarında adalet yalnızca hâkimin kararında değil, bilirkişinin soruyu, sorunu nasıl anladığında, raporun ne kadar gerekçeli olduğunda ve sağlık çalışanının kayıtlarının ne kadar açıklayıcı tutulduğunda da şekillenir. Hekimler açısından bilimsel kurul raporları ve uzman görüşleri ne kadar yaşamsalsa, hemşireler açısından da hemşirelik alanından uzman bilirkişilik mekanizmasının güçlendirilmesi o kadar gereklidir. Çünkü sağlık yargılamalarında teknik gerçekler eksik kurulursa, hukuki sonuç da eksik doğabilir. Ve bazen bir dosyada en güçlü savunmayı kişi değil; zamanında, doğru ve eksiksiz tutulmuş kayıtlar yapar.


Kaynakça
[1] Bilirkişilik Kanunu, Kanun No: 6754, m.1-2. Adalet Bakanlığı Bilirkişilik Daire Başkanlığı
[2] Ceza Muhakemesi Kanunu, Kanun No: 5271, m.63.
[3] Aydoğdu/Türkiye, AİHM, Başvuru No: 40448/06, 30.08.2016. Türkçe çeviri / karar metni.
[4] Adli Tıp Kurumu Kanunu, Kanun No: 2659, m.7 ve m.16. Adalet Bakanlığı RAYP PDF. Özellikle Yedinci ve Sekizinci İhtisas Kurullarının görev ve üye yapısı. (Mülga: 2/7/2018 – KHK-703/61 md.)
[5] Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu, Kanun No: 6325, m.1.
[6] Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun, Kanun No: 6502, m.73/A. Tüketici mahkemelerinde dava şartı arabuluculuk.

Malpraktis Dosyalarında Görünmeyen Ağırlık: Bilirkişi Raporları
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Sağlık Haberi ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Şu an sitede
kişi
aktif